|
Öz Gıda-İş Sendikası
GIDA SANAYİ SEKTÖRÜ
Sorunlar ve çözüm
önerileri
Tarım ve hayvancılık
sektöründeki endüstriyel üretim alanında örgütlü olan
Konfederasyonumuz üyesi Öz Gıda-İş Sendikası’nın bakış
açısıyla, sektöre ilişkin sorunlar ve çözüm önerileriyle
ilgili değerlendirmesi şu şekildedir;
Ülke nüfusumuzun
yarısına yakının yer aldığı tarım ve tarımsal üretim
potansiyeli, özellikle son yıllarda uygulanan IMF ve
Dünya Bankası endeksli politikalarla, günbegün
geriletilmek istenmektedir.
Son dönemde hızını daha
da artıran özelleştirme çalışmaları ile tüm ülke olarak,
tarıma dayalı sanayinin geriletilerek ortadan
kaldırılması tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Tarım, hayvancılık ve endüstriyel tarım ürünlerinde öncü
ve regülatör konumda olan Et ve Balık Kurumu, (yeni
adıyla E.B.Ü. A.Ş.), Fiskobirlik, Tarım Satış
Kooperatifleri, gibi kuruluşlar, özelleştirme ile
birlikte işlevsizleştirme tehlikesi ile karşı karşıya
bırakılmaktadırlar.
Öz Gıda-İş Sendikası
olarak on beş yılı aşkın bir zamandan beridir,
ülkemizdeki tarım ve hayvancılık konusunda bilimsel
veriler ve sorunlara ilişkin çözüm önerilerimiz siyasi
parti temsilcileri veya hükümet edenlerle paylaşmamıza
karşın, hayvancılık sektöründeki kriz artarak devam
etmektedir.
En fonksiyonel çalışması
halinde bile ülke et piyasasının ancak % 5 gibi sembolik
bir oranda kontrol eden EBK (E.B.Ü. A.Ş.), hayvancılığın
döküm dönemi denilen ilkbahar ve sonbahar dönemindeki
alımları ile hem üreticilerin ellerindeki ürünün
değerlendirilmesi ve hem de tüketicilerin korunması
yönünde regülatör rolü halen önemini korumaktadır.
1995 yılına kadar 29
kombinada faaliyet gösteren EBK, bu yıllardaki
özelleştirme furyasından nasibini almıştır. Çoğu
şehirlerin mücavir alanları içinde kalan ve ucuz arsa
niyetine satın alınan kombinalardan bugün sadece 10’unda
üretim yapılmaktadır.
Ülke nüfusumuz 1985’ten
bu yana % 64 oranında artarken, toplam büyükbaş hayvan
varlığımız % 35 oranında gerilemiştir. 1984 yılında kişi
başına 1.4 büyük baş hayvan düşen ülkemizde bugün
yalnızca 0.6 büyük baş hayvan düşmektedir.
Avrupa ülkelerinde kişi
başına yıllık et tüketimi 60-70 kg iken, bu rakam,
ülkemizde sadece 20 Kg.’dır. Bilimsel veriler bir
kişinin yıllık asgari et tüketiminin en az 35 Kg.
Terör, yoksulluk vb.
nedenlerle kırsal kesimden büyükşehirlere göçün tersine
döndürülmesi amacıyla Tarım Bakanlığınca başlatılan Köye
Dönüş projelerinin uygulanabilmesi için köyüne ve evine
dönem Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki insanların
yerlerinde istihdam edilebilmeleri için tarım ve
hayvancılığın desteklenmesinde istikrarlı ve sürekli bir
devlet politikasının oluşturulması gerekmektedir.
Doğu ve Güneydoğu
Anadolu Bölgesine tekrar geri göç yapmaları beklenen
ailelerin yeni yerlerinde geçimlerinin sağlanması için
güçlü bir sosyo-ekonomik projeler üretilmelidir. Bu
bağlamda, Et ve Balık Ürünleri A.Ş. diğer birçok kurumla
birlikte bu süreçte etkin ve anahtar rol üstlenecektir.
Devletin, et, süt ve yem
üretimi yapmaması gerektiğini ifade eden eleştirilerin
ne kadar yersiz olduğu, Ekim 2003’de Meksika’nın Cancon
şehrinde toplanan Dünya Ticaret Örgütü’nün 5. Bakanlar
Konferansı’nda bir kez daha ortaya çıkmıştır. Anılan
toplantının ana gündem maddesi olarak, gelişmiş
ülkelerin uyguladıkları tarım destekleme politikalarının
ortadan kaldırılması yer almışken, yılda 300 milyar
dolar gibi devasa bir oranda tarım üretimini destekleyen
gelişmiş ülkeler, tarımdan desteklerini
çekemeyeceklerini ifade etmektedirler. Gelişmiş
ülkelerin tarım ve tarımsal sanayiine verdikleri destek
yılda 300 milyar doların üzerinde olduğu çarpıcı rakamı
dikkat çekicidir.
Et, süt, fındık, şeker
ve tütün gibi endüstriyel tarım üretim potansiyeli
oldukça yüksek olan ülkemizde uygulanan IMF ve Dünya
Bankası endeksli tarım politikaları, anılan ürünlerin
üretim alanlarının sınırlandırılmasını doğurmuştur.
Bunun sonucu olarak da sektörde çalışanların işsiz
kalması söz konusu olmuştur.
Ürün rekoltesinde
gözlenen daralma, ülkenin ihracat rakamlarının küçülmesi
anlamına gelmektedir. Diğer yandan tarım ve hayvancılık
sektöründeki üretim alan ve miktarların daraltılması
ülke ekonomisine zarar verecektir.
Diğer yandan, IMF
etkisiyle çıkarılan bir takım yasal sınırlandırmalar,
ülke tarımına değil de AB ve ABD tarım üretimine katkı
sağlayacağı sonucunu doğurmaktadır.
Öncelikli olarak
üreticilerin ve daha da önemlisi piyasa ve tüketicilerin
korunması adına, tarımsal endüstrinin korunması ve
geliştirilmesi ülkemizde yaşanan yoğun işsizliğin
çözümünde tarım ve hayvancılık çok ucuz bir istihdam
kaynağı olarak dikkat çekmektedir.
İdeal anlamdaki
özelleştirme, kârlı çalışmayan kuruluşların satışlarının
yapılarak, işletmenin daha iyi çalışması, üretim ve
kalitenin artırılması hedeflenirken, ülkemizde yapılan
özelleştirme çalışmaları, daha çok “sat kurtul”, “sat,
bütçe açıklarını kapat” düşüncesi ile özelleştirme
çalışmaları yapılmaktadır.
Batı ülkelerinde
karlılığa geçiş, daha iyi ve çok üretim, daha fazla
istihdam anlamına gelen özelleştirme maalesef ülkemiz
çalışanının belleğinde, daha fazla işsizlik, daha az
üretim ve yokluk anlamına gelmektedir.
Başta Özelleştirme
İdaresi olmak üzere hükümetten, bugüne kadar sektörde
yapılan özelleştirme çalışmaları sonucunda kaç işletmede
halen üretimin devam ettiğini, özelleştirilen yerlerden
kaç çalışanın çıkarıldığı, sadece arsası için alınan
işletmelerde halen üretimin devam edip etmediğine
ilişkin bilimsel bir raporun hazırlanıp, tüm ilgili
taraflar ve kamuoyunca paylaşılmasını bekliyoruz.
Tüm sektörlerde olduğu
gibi gıda sektöründeki örgütlenmenin önündeki yasal,
idari engeller kaldırılmalıdır. 4857 sayılı yeni iş
kanununda getirilen “kısmi çalışma, geçici çalışma,
çağrı üzerine çalışma, taşeron çalıştırma” gibi yeni iş
ilişkileri, sektördeki örgütlenme ve hak arama
mücadelesini önemli ölçüde zorlaştırmıştır.
Yeni iş yasası ile
birlikte ülkemizdeki kayıt dışı üretimin önüne
geçilemeyeceği gibi, aksine bu kanunun bir takım sosyal
enstrümanları (yönetmelik, tüzük, idari kararlar)
oluşturulmadan kayıt dışılığı körükleyeceğinden endişe
edilmektedir.
Öz Gıda-İş Sendikası
kayıtlı üretim ve ekonomiye geçiş için Türk çalışma
hayatı ve endüstri ilişkilerine yeni bir proje
kazandırmıştır.
Adına ‘Sosyal
Etiketleme’ dediğimiz projenin ana teması; kayıtlı ve
sendikalı işçilerin çalıştıkları işletmelerdeki üretilen
mamüllerin üzerine konulacak bir etiket ile malın
kayıtlı istihdam ürünü olduğu belirtilecektir.
Bu proje ile bir yandan
vergisini veren kayıtlı işletme onure edilip korunurken,
diğer yandan sendikalı işçi çalıştıran işletmenin
kayıtdışı sektör ile rekabet şansını artırmak
amaçlanmaktadır.
Üzerinde değişiklik
yapılması planlanan 2821 sayılı Sendikalar Yasası ve
2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt
yasalarındaki yeni düzenlemelerde çalışanların
örgütlenmeleri, hak arama imkanları ve mücadelelerine
yeni kazanımlar getirileceğine olan inanç oldukça
düşüktür.
Öz İplik-İş Sendikası
TEKSTİL VE KONFEKSİYON
SEKTÖRÜ
sorunlar-çözüm önerileri
Ülke ekonomisinin ve
ihracatının önemli kalemlerinden olan tekstil ve
konfeksiyon sektöründe örgütlü olan Konfederasyonumuz
üyesi Öz İplik-İş Sendikası’nın sektöre ilişkin
sorunların tespiti ve çözüm önerileri şöyledir:.
Türkiye, özellikle 1980’li
yıllarda başlayıp 1990’lı yıllarla devam eden süreçte
Dünya Pazarlarına ihracatının başını çektiği tekstil ve
konfeksiyon sektörüyle girmiştir. Türkiye gibi
kalkınmakta olan ülkelerin özellikle ihracata dayalı
büyüme modeline örnek teşkil eden bir ivme
içerisinde 1997 yılına kadar dönem dönem üretim-ihracat
ve istihdamda iniş-çıkışlar gösteren sektör,
üretim-istihdam ve ihracatta lokomotif olma
özelliğini korumuştur.
1950 yılına kadar Tekstil,
1970 yılına kadar da konfeksiyon sektörü ithalata
kilitlenmiş ve 1980’li yıllara kadar sadece iç piyasaya
yönelik üretim yaparken 1980’li (özellikle de 90’lı)
yıllarda ihracatın başını çektiği dışarıya açık büyüme
politikaları ile beraber, hızla büyüyerek ihracatta
büyük artışlar kaydetmiş ve ülkemizin de üretim-ihracat
ve istihdamda olmazsa olmaz sektörü haline
gelmiştir.
Bu süreçte, Türkiye’nin
1996 yılında girmiş olduğu Gümrük Birliği ile, artacağı
düşünülen İhracatımız, gümrüklerin sıfırlanmasıyla
birlikte aksine azalmış, ithalat ise artmıştır. Bugün
Tekstil Sanayicilerinin de ana şikayetlerinden biri olan
sektörün Gümrük Birliği’ni önemli ölçüde yaraladığı
gerçeği üzerinde durulması gereken bir durumdur.
“En avantajlı ve rekabet edebilecek sektör” olarak
nitelendirilen Tekstil sektörü, Gümrük Birliği
sürecinde, (bugüne gelindiğinde) rekabet imkanlarını
kaybeder hale gelmiştir. 90’lı yıllarda Gümrük Birliği
sürecinde sektörün önünde ne gibi engeller bulunduğu,
fayda-zarar tablosunun hangi yönde gelişeceği gibi
temel meseleler tartışılmamış, ‘Ne olursa olsun
Gümrük Birliği’ anlayışıyla girilen süreç, sektörün
bugünkü sıkıntılarının önemli ölçüde besleyicisi
olmuştur.
Rakamlarla Tekstil ve
Konfeksiyon Sektörümüz;
Toplam üretim içerisindeki
payı (GSMH) : % 10,4
Sanayi üretimi içindeki
payı : % 39
İmalat Sanayi üretimi
içindeki payı : % 47,5
İstihdam içerisindeki
payı : %
28
Toplam İhracat
içerisindeki payı :
% 38
Toplam İthalat
içerisindeki payı :
% 8,2
Sektör çok ciddi
sorunlarla boğuşmaktadır. 1997’den itibaren ciddi
sinyaller vermesine rağmen sektörün sorunlarına ulusal
ve uluslararası ölçekte gereken ilgi gösterilmemiştir.
Bugün geldiğimiz noktada dünya pazarlarındaki yerimizi
kaybetmek üzereyiz. Kendi içindeki sorunlarla uzun süre
boğuşan sektör, 2000 yılı Kasım ayı ve 2001 yılı 22
Şubat krizleriyle birlikte çıkmaza girmiştir.
Önce 22 Kasım 2000,
devamla da 22 Şubat 2001 krizleri Türkiye ekonomisine
derin yaralar açmıştır. Bundan en fazla etkilenen
sektörlerin başında tekstil ve konfeksiyon sektörü
gelmektedir. Şu anda da henüz kontrol altına alınamayan
kriz, öyle zannediyoruz ki (tüm sektörlerde olduğu gibi)
sektörümüzde de büyük yaralar açmaya başlamıştır.
Üretime, ihracata ve istihdama yansımaya başlayan bu
krizle birlikte ülkemiz (zaten zor rekabet ettiğimiz)
dünya piyasalarındaki rekabet gücümüzü daha da
zayıflatacaktır.
Bugün Tekstil ve
Konfeksiyon Sanayicileri, siyasi ve ekonomik
istikrarsızlık ve krizler yüzünden yatırımlarını
yurtdışına (özellikle Bulgaristan, Romanya,
Türkmenistan, Rusya, Özbekistan vs..) kaydırmaktadırlar.
Bu durum Türkiye için çok ciddi bir tehlikedir.
Kayıtdışı İstihdam; sektörü tehdit etmeye
devam eden en büyük sorundur. 2,5 milyon kişiye
doğrudan, 10 milyon kişiye de dolaylı olarak istihdam
sağlayan sektörde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik
Bakanlığının son istatistiklerine (17 Temmuz 2003) göre
568.098 kişi çalışmaktadır.
Halbuki bugün fiilen 2,5
milyon kişi sektörde çalışmaktadır. Yani tekstil ve
konfeksiyon sektörü; 2 milyon gibi çok büyük miktarda
kayıtdışı istihdamın kümelendiği bir sektör durumuna
gelmiştir. Yani kayıtdışılık % 80’ler düzeyindedir. Bu
durum da Kayıtlı Üretim yapan İşyerlerinin rekabet
gücünü kırmaktadır. Bunun sonucu olarak da Devletin
Vergi ve SSK Kaybı katrilyonlara ulaşmaktadır. İşveren
ve işçi üzerindeki vergi yükümlülükleri, sektörün
içerisinde bulunduğu diğer sorunlar kayıt dışına kaçışı
hızlandıracak düzeydedir. Devlet, gelir artırıcı
önlemlerde öncelikle bu kayıtdışı kara deliklerin
üzerine gitmelidir.
Kayıt dışı İstihdam
Sendikal örgütlenmenin önünü de tıkamaktadır.
Örgütlenmenin en yoğun olması gereken Tekstil sektörü ne
yazık ki en düşük yoğunluklu sektörler arasındadır. Bu
durum, ayrı bir sorun olan Taşeronlaşmayı
kışkırtmaktadır.
Üretim, İstihdam ve
İhracat politikaları ve durum tespiti dönemler halinde,
konjonktürel olarak değil, sürekli ve periyodik olarak
izlenmeli ve sorunların ürememesi sağlanmalıdır. Bu da
ulusal bir stratejik sektör politikası
oluşturulmasıyla mümkündür.
Ayrıca İSO’nun
tespitlerine göre son yıllarda ülkemize 1 milyon
civarında yabancı kaçak işçi girişi olmuştur. Bunun
önemli bir kısmı İnşaat ve tekstil ve konfeksiyon
sektöründedir. Bu da mevcut kayıt dışı istihdam
sorunlarını büyütmektedir.
Tekstil İşverenleri
Sendikası’nın verilerine göre ise; 2000 Kasım Krizi ve
2001 Şubat Krizini takip eden aylarda 1.5 milyon kişi
işini kaybetmiştir.
Türkiye Ekonomisi
içerisinde önemli yeri bulunan ve Konfederasyonumuz
üyesi Öz İplik-İş Sendikası’nın da örgütlü bulunduğu
1000-3000 kişi çalıştıran, yıllık 20-30 milyon dolar
ihracat yapan büyük firmalar bugün çok ciddi sıkıntılar
içerisinde bulunmaktadır.
Genel Sorunlar ve Çözüm
Önerileri:
1.
Sektörün
en önemli sorunlarından birisi olan Kayıt dışı
İstihdamdır.
2.
Dahilde
işleme rejimine bağlı olarak- ihraç kaydıyla- ithalatına
izin verilen Tekstil ürünlerinin Gümrüklerdeki
denetimsizlik ve takipsizlik sonucu ihraç edilmeksizin
iç piyasada tüketilmesi yerli sanayii oldukça zor
durumda bırakmakta, yıkıcı ve öldürücü haksız rekabeti
getirmektedir. Bunun önüne geçilmelidir.
3.
Serbest
bölgeler uygulamalarında; denetim sağlanmalı, sendikal
örgütlenmeye imkan tanınmalıdır
4.
Sanayiinin kullandığı
enerji maliyetleri yüksektir. Kullanılan enerji
girdileri üretimi teşvik edici tarzda sanayicilere düşük
fiyatla verilmelidir.
5.
Devlet
Teşvik ve kredileri kontrol altına alınarak, büyük
bölümü nakdi olarak değil, enerji indirimi, istihdam
oranında vergi indirimi şeklinde üretimi ve
istihdamı fiilen teşvik edici şekilde uygulanmalıdır.
6.
Bankalar-sektör ilişkilerinde; kredi faiz oranları
düşürülmeli, vadeler uzatılmalıdır.
7.
Tek
taraflı işleyen Gümrük Birliği önemli orandı tekstil ve
konfeksiyon sektörünü tahrip etmiştir. Bu bakımdan tek
taraflı olarak aleyhimize işleyen Gümrük Birliği’nden
vazgeçilmelidir.
8.
Tekstil
işletmeleri rehabilite edilmeli ve sektörde yeniden
yapılandırma programları acilen başlatılmalıdır.
9.
Eximbank kredi limitleri
dönemlere göre artırılmalı ve gerçek ihtiyaç sahibi
sanayicilere “istihdam-üretim” artışı endeksi
oluşturularak verilmelidir.
10. Öz
Kaynaklarla üretimin teşvik edilmesine yönelik önlemler
alınmalıdır.
11. Gümrük
ve Vergi mevzuatlarında iyileştirmeler yapılarak;
sektöre uygulanan KDV oranı üretimin her aşamasında
aşağıya çekilmelidir.
12.
Devlet
desteğiyle yeni pazar araştırmalarına gidilmeli, hedef
pazarlara yönelik programlar yapılmalıdır.
13.
Sektörün
bir bütün olduğu bilinciyle hareket edilerek;
çalışanlara yönelik verimliliği ve kaliteyi artırıcı
eğitimler sürekli gerçekleştirilmeli, buna paralel ücret
politikaları izlenmelidir.
14.
Ulusal ve uluslararası
krizlere karşı Hükümet-İşveren-Sendika katılımlı
“Kriz Yönetim Politikaları” geliştirilmelidir.
15.
Ücretler üzerindeki vergi,
SSK primleri ve diğer vergilerde reel ekonomik şartlar
dikkate alınarak indirime gidilmelidir.
Çelik-İş
Sendikası
DEMİR – ÇELİK SEKTÖRÜ
Sorunlar ve çözüm
önerileri
Sanayimizin belkemiği
olan demir ve çelik sektöründe yaşanan sorunlar, ulusal
ve uluslar arası üretim, dağıtım ve ithalat-ihracat
dengelerine ilişkin Konfederasyonumuz üyesi Çelik-İş
Sendikası’nın hazırlamış olduğu çalışma şu şekildedir;
Cumhuriyetin ilk
yıllarıyla birlikte modern anlamda gelişmeye başlayan
demir-çelik sektörü, Türk ekonomisinin gelişmesinde ve
endüstrileşmesinde önemli bir rol üstlenmiştir.
Türkiye’de Demir - Çelik üretimi 1928 yılında, savunma
sanayiinin çelik ihtiyacını karşılamak amacıyla
Kırıkkale’de şu an Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu
olarak bilinen tesiste başlamıştır.
Türk demir-çelik
endüstrisi, hem kalite hem de kapasite açısından, son 15
yılda büyük gelişme göstermiştir. 80’li yıllarda yaşanan
ekonomideki liberalleşme hareketleri, sadece Türk
ekonomisi açısından değil, demir-çelik endüstrisinin
gelişimi açısından da, bir dönüm noktası olmuştur. Türk
demir-çelik sektörü 80’lerde, yeni elektrik ark ocaklı
tesislerin kurulmasına ve ekonomik yapıdaki gelişmelere
paralel olarak, büyük bir gelişme göstermiştir.
Özellikle 1996 yılında
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile imzalanan
Serbest Ticaret Anlaşması sonucunda, gümrük vergilerinin
karşılıklı olarak kaldırılması, Türkiye ile AB
arasındaki çelik ticaretinin gelişmesine katkıda
bulunmuştur.
Ülkemizde bugün
kapasiteleri 60 Bin ton ile 2 milyon ton arasında
değişen toplam 16 adet ark ocaklı tesis ile kapasiteleri
1 milyon ton ile 3 milyon ton arasında değişen, 3
entegre tesis mevcuttur. Mevcut durum itibariyle yıllık
16,4 milyon tonluk ham çelik üretimi ile Türkiye,
Dünyadaki 64 çelik üreten ülke arasında 13. sırada,
Avrupa’da ise 5. sırada yer almaktadır.
Demir - Çelik sektörünün
lokomotif sektör olma özelliği nedeniyle, ülke ekonomisi
ve sanayileşmesi üzerindeki etkisi çok büyüktür.
Ülkelerin refah düzeyi ve gelişmişliğinin en önemli
göstergelerinden biri de vasıflı çelik tüketimidir.
Türkiye’de vasıflı çelik üretim ve tüketim miktarları,
ülke nüfusu ve büyüklüğüne göre düşüktür. Gelişmiş
ülkelerde toplam çelik üretimi içinde vasıflı çelik payı
%12-20 düzeyinde olduğu halde, Türkiye’de bu oran %3-4
arasında değişmektedir.
Dünya’da Demir-Çelik
Sektörü
Tüm dünyayı etkisi
altına alan global durgunluk ile 2001 yılında dünya
çelik üretimi binde 0,7 oranında düşüş göstermiştir.
Dünya çelik ticaretinde yaşanan sorunların başında,
dünyada üretimin tüketimden fazla olması nedeniyle çelik
stoklarının artması ve bununla birlikte yetersiz iç ve
dış talebin de etkisiyle fiyatların sürekli düşme
eğiliminde olmasıdır.
Demir-Çelik Sektörü ABD
ile başlayan AB ile devam eden ve daha sonra, Çin’den
Meksika’ya kadar geniş bir alana yayılan koruma
tedbirlerinin yoğun baskısı altında çok zor bir dönemi
geride bırakmıştır. Tüm dünyada düşük tüketim ve
fiyatlar nedeniyle demir-çelik üretim tesisleri
kapasitelerinin oldukça altında üretim yapmak zorunda
kalmıştır.
2001 yılında OECD
bünyesinde ABD’nin baskılarıyla başlatılan, Dünya Çelik
Sektöründeki etkin olmayan kapasitelerin kapatılmasına
yönelik çalışmalar giderek, söz konusu kapasitelerin
tasfiyesini kolaylaştırmak için tanınan bazı istisnalar
dışında, çelik sektöründe devlet yardımlarını yasaklayan
çok taraflı bir antlaşmanın imzalanması yönünde
gelişmesini sürdürüyor.
ABD’nin 2002 yılının
mart ayında, geniş kapsamlı koruma tedbiri uygulamasına
da mesnet teşkil eden ve 2001 yılında, 250 milyon ton
civarında tahmin edilen Dünya çelik sektöründeki fazla
kapasitenin, gerek son iki yıldaki üretim ve tüketim
artışları, gerekse etkin olmayan kapasitelerin
kapatılmasına yönelik mevzii adımlar sayesinde, 2003
yılı sonlarında 100 milyon ton civarına gerileyeceği
tahmin ediliyor.
2002 yılında Dünya ham
çelik üretimi % 6.4 oranında artarken, 2003 yılının ilk
6 ayında, ham çelik üretimindeki artış oranının % 8.2
seviyesine ulaştığı gözleniyor. En büyük tüketici
bölgeler arasında yer alan, AB bölgesindeki üretim
artışı % 1.9, Kuzey Amerika Bölgesindeki üretim artışı
ise, % 3.8 seviyesinde kaldığı halde, Dünya çelik
üretimindeki artışın % 8.2 seviyesine ulaşması, tek
başına Çin Halk Cumhuriyetindeki, yılın ilk altı ayı
itibariyle %21 olarak gerçekleşen üretim artışından
kaynaklanıyor.
Pek çok ülkede çelik
tüketen sektörlerin, yükselen maliyetlerden dolayı artan
şikayetleri, korumacı tedbirlere daha ihtiyatlı bir
şekilde yaklaşılması sonucunu doğurmaya başladı. Son
olarak, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan,
rekabet gücündeki gerileme sebebiyle , çelik tüketen
sektörlerdeki işten çıkarmaları engellemek için, Section
201 koruma tedbirlerinin, en kısa süre içerisinde
kaldırılması gerektiğini açıkladı. Bu gelişmeler
yaşanırken DTÖ ‘nün de korumaların kaldırılması yönünde
aldığı karar ABD yönetimini yol ayrımına getirdi.
Dünya ticaretinde
gözlenen globalleşme ve gümrük vergilerinin tümü ile
kaldırılması istikametindeki gelişmelere de ters düşen
bu durumun, bir taraftan çelik ticaretinde yeni
dengelerin oluşmasına, diğer taraftan ise, çelik
endüstrilerinin, ağırlıklı şekilde iç talebe cevap
verecek bir yapısal değişiklik sürecine girmelerine, yol
açabileceği değerlendirilmektedir.
Türkiye’de Demir-Çelik
Sektörünün Sorunları ve Çözüm Önerileri
1980’li yılların ikinci
yarısında, yeni ark ocaklı tesislerin üretime geçmesiyle,
özel kesim Türkiye’nin demir-çelik üretimine ağırlığını
koymuştur. Türkiye’nin 80’lerde 4.2 milyon ton olan
toplam ham çelik üretim kapasitesi,2002 yılına
gelindiğinde 16.4 milyon tona yükselmiştir. Söz konusu
kapasitenin ürünlere göre dağılımında, % 84’ü uzun ürün
üretimine , %14’ü yassı ürün üretimine kalan %2’lik
bölüm ise vasıflı çeliğe yöneliktir.
Dinamik bir çelik
sektörüne sahip ülkemizde, üretim-tüketim dengesinin
korunmasına özen gösterilmemesi sonucu, dünyadakinin
tersine önemli bir yapısal sorun ortaya
çıkmıştır.Örneğin gelişmiş ülkelerde çelik üretiminin %
60’ını yassı, % 40’ını uzun ürünler oluştururken,
ülkemizde sektörel yapı , dünyadaki çelik sektörü
yapılaşmasına ters düşmektedir. Türkiye’nin uzun ürün
üretimi, iç tüketimin yaklaşık bir kat fazlasıdır.
Yassı ürün üretimi ise,
iç talebin yarısı civarındadır. Uzun ürünlerdeki üretim
fazlası, ihracat yolu ile eritilmeye, yassı ürünlerdeki
talep fazlası ise, ithalat yolu ile karşılanmaya
çalışılmaktadır.
Yurtiçi tüketimin
yetersizliği ve yüksek miktardaki ithalatın devam ediyor
olmasının da tesiriyle, uzun ürün üretiminin yarıya
yakın bir bölümü ihraç edilmekte ve bu sebeple, Türk
demir çelik sektörünün, dünya uzun ürün ihracatındaki
payı, %30 gibi, son derece yüksek bir seviyeye ulaşmış
bulunmaktadır.
Türkiye esas itibariyle
uzun ürün ve kütük ihracatı yapmakta ve en önemli
pazarlarını sırasıyla, Orta Doğu/Körfez Ülkeleri, Uzak
Doğu/Asya ve AB ülkeleri oluşturmaktadır. 2002 yılına
gelene kadar ihracat yapılan bölgeler arasında ilk
sırada yer alan AB, 2001 yılı başında ABD ile başlayıp
AB ülkeleri ile devam eden ve tüm dünyaya yayılan
korumacı eğilimlerle birlikte 2002 yılında 3. sıraya
inmiştir. Çelik ürünleri bugün 130’dan fazla ülkeye
ihraç edilmektedir.
Sektörün önemli
sorunlarından biri de Ark ocaklı ve entegre
tesislerimizde, dünyanın en kaliteli inşaat demirleri
üretildiği ve söz konusu ürünler, kalite beklentisi en
yüksek pazarlara ihraç edildiği halde, kalitesiz mamul
ve yarı mamul ithali, dahilde işleme rejimi kapsamında
getirilen kalitesiz ürünlerin yurt içinde satılmasından
kaynaklanan problemlerdir. Bu problemlerin asgariye
indirilmesini teminen, etkin bir kalite denetim
mekanizması gecikmeden kurulmalıdır.
Özellikle ülkemizde
yassı çelik üretiminin ve vasıflı çelik üretiminin
yaygın biçimde teşvik edilmesi önemlidir. Sektörün
güncel ürün paylaşım oranları dünyadaki gibi yassı çelik
ağırlıklı hale getirilmeli, uzun ürünlerde ise
modernizasyon ve rehabilitasyona destek verilmelidir.
Uluslar arası piyasada
Türk Demir-Çelik Sektörüne yönelik olarak yoğunluk
kazandığı gözlenen, tarife dışı engeller ve anti-damping
uygulamalarına karşı devletin ilgili birimleri
tarafından politika belirlenmeli ve buna karşı mücadele
edilmelidir.
Özellikle sektörün
geleceği açısından büyük önem taşıyan ve sektörel
bütünlük, dış pazarda etkinlik ve dünyadaki çelik
üretici birlikleri ile diyalog için, Demir-Çelik
Üreticileri Birliği Kanunu biran önce çıkarılmalıdır.
Hizmet-İş
Sendikası
YEREL YÖNETİMLER
sorunlar-çözüm önerileri
Güçlü
Demokrasi İçin Güçlü Yerel Yönetimleri
Yerel yönetimlerde
örgütlü olan Konfederasyonumuz üyesi Hizmet-İş
Sendikası, işkolu ve sektörleri ile ilgili olarak
ülkemizde yaşanan başat sorunları ve bu sorunlara
ilişkin çözüm önerileri aşağıda sunulmaktadır;
Yerel yönetimler,
özellikle seçilmiş yönetimler olan belediyeler,
Türkiye’de son 50 yılda yaşanan demokratikleşme sürecine
ve hızlı kentleşmeye paralel olarak büyük önem
kazanmışlardır. Ancak belediyelerin idari yetkileri ve
mali kaynakları bu değişime uygun biçimde
geliştirilememiştir.
1580 Sayılı Belediye
Kanunu’nun çıkarıldığı 1930 yılından bugüne köy-kent
nüfuslarının oranları yer değiştirmiş, kent nüfusu
%70’in üzerine çıkmıştır. Kentlerdeki nüfus artışının
sanayileşme hızının çok çok üzerinde seyretmesi sonucu
kentler işsizlik, yoksulluk, çarpık yapılaşma, altyapı
yetersizliği gibi çözümü günden güne daha da güçleşen
sorunların kıskacına girmiştir. İdari ve mali
yetersizlikler bu sorunlarla mücadelede yerel
yönetimlerin ellerini kollarını bağlamıştır.
“Merkeziyetçilik” Türkiye’de tüm siyasi aktörlerce
görünürde bir sorun olarak algılanmasına karşın, farklı
dönemlerde siyasi iktidarı ele geçiren farklı partiler,
yerel yönetimler reformu konusunda gereken istek ve
samimiyeti esirgemişlerdir.
Belediyeler bugün yerel
hizmetlerin sunumunda büyük bir kaynak sıkıntısı
içerisindedirler. Anayasa’da, mahalli idarelerin
görevleri ile orantılı kaynaklara sahip olması
gerektiğini ifade eden hüküm gözardı edilmektedir.
Belediyelerin içinde bulundukları mali sıkıntılar, yerel
hizmetlerin kapsamının daralmasına ve kalitesinin
düşmesine neden olmuş, buna karşılık kimi zaman IMF
angajmanları kimi zaman da ekonomik krizler nedeniyle
yerel yönetimlere ayrılan kaynakların daha da
daraltılmasına devam edilmiştir.
Belediyeler, bu kaynak
sıkıntısını ve yetki yetersizliğini aşmanın yollarını
ararken, pek çok zaman da kötü yönetimlerini saklamak
kaygasıyla, genel yarar hizmetleri ve çalışanlar
üzerinde zaaf yaratacak yöntemlere başvurmuşlardır.
Belediyeler personel
ihdası gibi temel bir yetkiden yoksun olmaları ve bir
türlü aşamadıkları merkezi bürokrasi duvarı nedeniyle,
80’li yılların ilk yarısında geçici işçi istihdamına
yönelmişlerdir. Merkezi sınav sisteminin olumsuz
etkileri geçici işçi istihdamını teşvik etmiş, bunun
sonucunda belediyelerde sayıları 100 bini aşan geçici
işçiler, daimi kadrolarda istihdam edilen işçi sayısını
neredeyse iki katına ulaşmışlardır.
İdari ve mali
yetersizliğin ve bunun yanı sıra kötü yönetim gerçeğinin
bir diğer sonucu, belediyelerin şirketleşme
uygulamalarıdır. Bu şirketlerle personel istihdamı daha
kolay bir hal almış, ancak verimlilik sağlanması adına
yoğun bir emek sömürüsü başlamıştır. Hızla yayılan
belediye şirketlerinin temel felsefesi, sendikasız ve
asgari ücretli işçi çalıştırmak olmuştur. Ancak pek çok
belediye şirketinde maliyetleri işgücü üzerinden
düşürmeyi amaçlayan bu uygulama da sonuç vermemiştir.
Çoğu belediye şirketi yolsuzlukların, nepotizmin,
kronizmin ve partizanlığın hayat bulduğu saha olmuştur.
Belediyeler diğer taraftan da taşeron şirketlere geniş
bir pazar açmışlardır. Yüzlerce belediye, toplum
yararına faaliyet göstermesi gereken sosyal amaçlı
yönetim birimleri olmalarına karşılık; asgari ücretli,
sigortasız, sendikasız ve her an işini kaybetme
tehdidiyle çalıştırılan taşeron şirket işçileri
üzerindeki emek sömürüsünün suç ortağı olmuştur.
Türkiye’de son
zamanlarda belediyeler üzerinde yürütülen tartışmalar
büyük ölçüde yerel hizmetlerin verimliliği gibi konulara
odaklanmıştır. Belediyelerin siyasi katılımı artıracak,
katılımcı demokrasiyi besleyecek potansiyellerine
gereken ilgi gösterilmemiştir.
Belediyelerin
güçlendirilerek toplumun temel ihtiyaçlarına hitap eden
genel yarar hizmetlerinin etkinleştirilmesi ve
idari-siyasi-coğrafi avantajlarının değerlendirilerek
demokratikleşme süreci üzerinde doping etkisi
oluşturulabilmesi, şu 4 önkoşulun yerine getirilmesine
bağlıdır :
1- Yerel yönetimlerin
Yetkileri Artırılmalıdır
Yerel yetkinliğin iki yönü
vardır. Birincisi yerel organların merkezle olan
ilişkilerini ilgilendirir. Yerel yönetimlerin bu
ilişkilerinde merkezden tümüyle bağımsız olmaları
düşünülemez. Ancak merkezi yönetimin yerel yönetimler
üzerindeki denetimi, “icraatların yerindeliği”ni değil,
“hukukiliği”ni denetleme şeklinde olmalıdır. “Yerindelik
denetimi”ni yapmak yerel seçmenlerin görevi ve hakkıdır.
Yerel yönetimlerin merkeze karşı sorumlu olmamaları
düşünülemez. Bunun adı bağımsızlıktır ve özerklikten
tamamen farklıdır. Yerel yetkinliğin ikinci boyutu ise,
yerel yönetimlerin icraatlarına ilişkindir. Yerel
yönetimler üstlendikleri hizmetlere ilişkin temel
tercihlerde bulunma, bu tercihlerini serbestçe
yansıtabildikleri bütçe yapma, uygulayabilme, planlama
ve personel istihdamı gibi konularda merkezi yönetimin
onayına gerek kalmadan icraat yapabilmelidirler. Yerel
nitelikli kamu hizmetlerini yürütme sorumluluk ve
yetkisinin yerel yönetimlere bırakılmasındaki sınır, bu
kuruluşların gücünü belirleyen göstergelerden birisidir.
Yetkinlik, merkezden yönetimin ve bürokratik hantallığın
sakıncalarını gidermek veya azaltmak için düşünülen bir
yönetim biçimidir. Yetkilerin tek elde toplanması ve
kararların merkezde alınması yürütmeyi geciktirmekte ve
hizmetleri aksatmaktadır. Yetkinlik, bir yerel
topluluğun, yerel nitelikte olan işleri, kendi organları
eliyle görebilmesini ve buna imkan verecek kaynaklara da
sahip olabilmesini öngörür. Bu gerçeklere karşılık,
Türkiye’deki yerel yönetimlerin yoğun bir idari ve mali
vesayet altında tutuldukları görülmektedir.
2- Yerel yönetimlerin mali
kaynakları güçlendirilmelidir
Yerel yönetimlerin yeterli
mali kaynaklara sahip olmaları, onlara güçlü ve özerk
kuruluş niteliğini kazandıran en önemli ögedir.
İçişleri Bakanlığı verilerine göre Cumhuriyet’in ilk
yıllarından bugüne belediyeli nüfusun genel nüfus
içindeki payı 3 kat artmışken, belediye gelirlerinin
Gayri Safi Milli Hasıla içindeki payı 2,3 kat artmıştır.
Sonuç olarak belediyelerin durumunda sürekli bir
gerileme yaşanmıştır.
Öte yandan, yerel
yönetimlerin merkezin vesayetinden gerçek anlamda
kurtulabilmeleri, kaynak yönünden merkeze
bağımlılıklarının azaltılması ile mümkündür. Gerçek
anlamda demokratik ve güçlü yerel yönetim kurumuna sahip
ülkelerde geçerli olan yöntem, yerel yönetimlerin kimi
vergiler koyma, vergileri toplama ve kaynak yaratma
yetkisine sahip olmalarıdır. Bu yetki hizmet gereklerine
uygun kaynak yaratma olanağını sağlamaktadır. Ama daha
da önemlisi, bu durumun, yerel topluluğu, yerel yönetime
aktardığı kaynağı çok daha titiz bir şekilde denetlemeye
sevketmesidir. Türkiye’de ise yerel yönetimlerin öz
gelirleri toplam gelirleri içerisinde sembolik oranlar
oluşturmaktadır. Bu çerçevede yerel yönetimlere yerel
referandumlar yoluyla ek gelir oluşturma yetkisi
verilmelidir.
3- Katılımcı demokrasi
için önlem alınmalıdır
Yerel yönetim
kurumlarına demokratik nitelik kazandıran en önemli öge,
doğrudan temsil imkanı sağlayan, kararlarına katılım
kolay organlar olmalarıdır. Halka yerel yönetimlerin
kararlarını etkileme olanağı veren katılım süreci, yerel
demokrasiye gerçek niteliğini kazandırır. Türkiye’de
yerel düzeyde, merkezi düzeyde olduğu gibi, siyasi
katılım, seçim dönemlerindeki oy kullanma işlemiyle
sınırlı kalmaktadır. Seçim dönemleri arasında yerel
halka yönetimin kararları üzerinde yönlendirici
müdahalelerde bulunma fırsatı verilmemektedir. Yerel
seçmenler ve örgütlendikleri sivil toplum örgütleri,
yerel yönetim kararlarının her aşamasına katılmalı,
görüşleri önemli bir karar girdisi haline
getirilmelidir. Bu çerçevede yerel yönetimlerin karar
alma süreçleri kamunun bilgilenmesine ve takibine açık,
tamamen şeffaf bir sisteme kavuşturulmalıdır. Yerel
yönetimler, vergilerini kullandıkları bireylere karşı
ciddi bir sorumluluk içerisinde olmalıdır. Yerel
yönetimlerin demokrasi okulları olarak kullanılmaları
için, gereken yatırıma bir an evvel başlanmalıdır.
Güçlü ve demokratik yerel
yönetimler aynı zamanda çoğulculuğun da güvencesidir.
Alexis Tocqueville’nin deyişiyle, küresel merkezileşme
eğilimlerine ve tekdüzeliğe karşı önemli bir güvencedir.
Yerel yönetimler, ulusal düzeydeki iktidarın merkezden
yerel birimlere, oradan da topluluklara dağılımını
sağlayarak, yetkilerin mekan boyutunda bölüşümünü sağlar
ve bireylerin özgürlüklerini güçlendirirler. Böyle bir
yapılanmanın sonucunda muhtemel keyfi yönetimlere karşı
bireyin, grupların ya da onlara ait değerlerin korunması
sağlanabilir. Yerel yönetimlerin çoğulculuğu gözeten,
ekonomik ve siyasal gücün tekelleşmesine,
yoğunlaşmasına, özgürlüğü kısıtlamasına engel olan
işlevleri vardır.
Türkiye’deki mevcut durum
ise, yerel yönetimlerde halkı katılıma teşvik edecek
yöntemlere kapalıdır. Karar alma süreçlerinden
başlayarak, yerel yönetimlerin faaliyetleri hakkında
bilgi alınabilmesi, bu bilgiler çerçevesinde farklı
görüşler geliştirip önerilerde bulunulması için gerekli
idari ve siyasi mekanizmalar yaratılmamıştır. Oysa,
yerel toplulukça oluşturulan ve varlık nedenini bu
topluluğa hizmet etmekten alan yerel yönetimlerin plan
ve programlarını, icraatlarını, karar alma süreçlerini
denetime ve katılıma açık tutması gerekir.
Bugün, aralarında
Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın pekçok ülkesinde,
klasik temsili demokrasinin halkın taleplerine cevap
vermekte yetersiz kalması, halkın yönetime katılması
gereğini önemli kılmıştır. Yerel yönetimler, yalnızca
sosyal yarar sağlayan yerel hizmet kuruluşları değildir;
aynı zamanda katılımcı demokrasilerin uygulama
organlarıdır. Bu noktada, katılımcı bütçe uygulamasıyla
tüm dünyanın ilgisini üzerine çeken Porto Alegre örneği,
Türkiye’de yerel yönetimlerdeki sosyal tarafların önemle
incelemesi gereken bir tecrübedir.
Öte yandan, yerel
yönetimlerin güçlendirilmesi adı altında ortaya çıkan
merkezin taşra uzantılarının güçlendirilmesi eğilimi
oldukça sakıncalıdır. Seçilmiş yönetimler yerin
atanmışlar yönetimlerin güçlendirilmesi toplumun genel
beklentileriyle çelişecektir. Bu tür düzenlemelerin,
yerel halkı karar süreçlerinin dışında tutmaya devam
edeceği muhakkaktır. Oysa, hizmetlerin verimlilik ve
kamu tercihlerine uygunluğunda, hizmet kullanıcıların
karar süreçlerine katılmaları, uygulamaları
denetlemeleri ve karar alıcılar üzerinde doğrudan
yaptırım gücüne sahip olmaları belirleyicidir. Halbuki,
atanmışların belirleyici oldukları yerel yönetimlerin
güçlendirilmesi, dolaylı olarak merkezi bürokrasinin
güçlendirilmesine çıkmaktadır. Merkezi idare yetkileri
böylece, iç cebinden çıkararak dış cebine koymuş
olmaktadır. Bunun önlenmesi için, il özel idarelerinin
görev ve yetki alanlarında, il genel meclislerinin
politika belirleme, planlama ve programlama gibi karar
alma süreçlerindeki erki güçlendirilmelidir. İl genel
meclisleri valiler karşısında güçlendirilmeli, yerel
halk il genel meclislerinin kararlarına etkinlikle
katılabilmelidir
4- Yerel
hizmetler liberal ihtiraslara kurban edilmemelidir.
Güçlü yerel yönetim yapılanmasının
önündeki en büyük tehlikelerden biri yerel hizmetlerin
hızla özelleştirilmesidir. Yerel hizmetler, bir taraftan
küresel baskı aktörlerinin yönlendirmeleri, diğer
taraftan da kimi yerel yöneticilerin anti-sosyal
politikaları nedeniyle, sosyal niteliklerini
yitirmektedirler.
Dünya Bankası ve Dünya
Ticaret Örgütü, yerel hizmetleri, çokuluslu şirketler
başta olmak üzere, özel sektörün rant sahası haline
getirmek istemektedir. Yerel hizmetlerin piyasa
koşullarına göre fiyatlandırılmasını sağlamakta, böylece
kar marjı yüksek bir ticari faaliyet sahası
açmaktadırlar. Sosyal yararın bedelini kamunun
karşılaması için yapılan sübvansiyonlara karşı
çıkmaktadırlar. Halkın genel çıkarı için başvurulan bu
yöntemin rekabeti bozduğunu savunarak gayrı ahlaki bir
argüman kullanmaktadırlar.
Genel yarar hizmetleri,
sosyal yararı özel maliyetinden daha yüksek olan, kamu
yönetiminin tüketiciler için maliyetleri düşürmek
amacıyla sübvanse ettiği ve etmesi gereken hizmetlerdir.
Şehir içi ulaşım ve temizlik gibi kent hizmetleri,
eğitim ve sağlık gibi, sosyal adaletin
gerçekleştirilmesi ve beşeri sermayenin geliştirilmesi
için önemi son derece yüksek olan hizmetlerin, piyasa
koşullarına terk edilmesi, Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkelerde felaketle sonuçlanabilecek kararlardır.
Kâr-müşteri odaklı bir anlayışın yerleştirilmesi,
hizmetlerden herkesin maddi gücü nispetinde
yararlanmasını getirir. Bunun büyük sosyal dışlanmalara
yol açacağını kestirmek güç değildir. Dünyanın her
yerinde, genel yarar hizmetlerinden faydalananların
büyük bölümü, satın alma gücü düşük bireylerdir. Sosyal
devlet anlayışının terk edilmesi, Türkiye’nin altından
kalkamayacağı sonuçlar doğuracaktır.
Öz Tarım-İş Sendikası
TARIM SEKTÖRÜ
sorunlar ve çözüm
önerileri
Tarım sektöründe örgütlü
olan Konfederasyonumuz üyesi Öz Tarım-İş Sendikası’nın
bakış açısıyla, sektöre ilişkin sorunlar ve çözüm
önerileriyle ilgili değerlendirmeler aşağıda
sunulmuştur;
Ülkemizde tarım
sektöründe çalışanların önemli bir bölümü, ücretsiz aile
işçiliği, önemli bir kesimi küçük özel işletmeler ve az
sayıdaki kamu işletmeleri şeklinde faaliyet
göstermektedirler. Çalışmalar daha çok ya mevsimlik ya
da geçici işçilik olarak şekillenmiştir. Genel olarak
sektörün en büyük ve temel sorunu, kayıtdışı üretim ve
istihdamdır.
Ülke nüfusunun yaklaşık
yarısı halen kırsal kesimde yer almakta ve tarımsal
üretim ve istihdam oranı azımsanmayacak kadar büyük bir
potansiyele sahiptir.
Tarım sektöründe
çalışanların, çalışma koşulları, örgütlenmeleri ve
güvenceleri, 1475 sayılı bir önceki iş kanunu ve 4857
sayılı yeni İş Kanununda kısmi olarak yer almıştır. Yeni
yasa ile tarım işkolundaki işyerlerinde örgütlenme ve
örgütlü çalışmaları için getirilen yüksek işyeri
çalışanları sayısı limiti bu sektördeki örgütlenmenin
önünde büyük bir engel olarak durmaktadır.
Daha çok kayıtdışı ve
taşeronlaşma şeklinde çalışmaya mahkum edilen tarım
işçilerinden özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden
ülkenin güney ve batı kesimlerine gelen ve yaşları 8-50
arasında yoğunlaşan tarım çalışanları hiçbir kayıt
olmadan, sosyal hakları verilmeden ve daha da önemlisi
sektörde ‘simsar’ diye tabir edilen taşeronların
insafına terk edilmektedirler.
Ülkemizin Güneydoğu
Anadolu Bölgesi’ne hayat vereceği konusunda büyük
ümitlere sahip olduğumuz GAP’ın aşamalı olarak
tamamlanması, yöredeki ekilebilir ve sulanabilir tarım
alanlarının ve ürün çeşitliliğinin artması, sektördeki
çalışanları sevindirmektedir. Sendikamız, anılan proje
kapsamındaki genişleyen ekim alanları ve istihdam
arzının artacağına inanıyoruz. Bu yönde örgütlenme ön
çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Ülkemizdeki tarım
işletmeleri daha çok küçük ve orta ölçekli işletmeler
olduğu için sözkonusu işletmelerde sendikal örgütlenme
yapabilmek için getirilen en az 30 işçi çalışıyor olma
gerekliliği, örgütlenmenin önünde adeta bir set
oluşturmaktadır. Örgütsüz ve işveren ve acımasız rekabet
şartlarının insafına terk edilen tarım işçileri, asgari
ücret ve altında çalıştırılmakta, hiçbir prim ve sosyal
hakları bulunmamaktadır. Özel kesim tarım işletmelerinde
çalışanlar daha çok geçici işçi statüsünde istihdam
edilmektedirler. Öz Tarım-İş Sendikası, 57. Hükümet
döneminde geçici çalışanlara kadro tahsisinde yapılan
haksız uygulamalardan dolayı kadro imkanı alınamamıştır.
Halen, üyelerimizin
büyük bir bölümü, tüm yıl boyunca ancak 2.5 ay ile 10 ay
arasında çalışma imkanı bulmaktadırlar. Özellikle
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ağırlıklı olarak 2.5 ay
çalışan, hiçbir sağlık ve sosyal kuruma şemsiyesi
altında olmayan tarım çalışanları, yılın beşte birinde
çalıştıkları ile tüm yıl geçinmek zorunda
kalmaktadırlar.
Bu arada, Tarım ve Orman
işçilerinin örgütlenmelerine devam eden Tarım Orman-İş
Sendikası’nın yoğun çalışmalarını yakından takip ediyor,
kendilerini takdir ediyoruz.
K.K.T.C. KAMU-SEN
SENDİKASI
KAMU YÖNETİMİ
sorunlar ve çözüm
önerileri
Konfederasyonumuz üyesi
ve KKTC’de faaliyet gösteren Kamu-Sen’in KKTC’deki kamu
yönetimi ve sektörle ilgili yaşanan sorunları ve çözüm
önerilerini içeren rapor aşağıda sunulmuştur;
K.K.T.C. Kamu Yönetimi
bünyesinde örgütlü bulunan K.KTC Kamu Görevlileri
Sendikası (Kamu-Sen)’nin ilgi alanına giren sorunları
ana hatları ile aşağıya çıkarılan başlıklar altında
toplamak mümkündür.
1- Kamu Yönetiminin
yapısal sorunları,
2- Kamu hizmetlerinde
görev yapan personelin mesleki eğitim sorunları,
3- Kamu Personelinin
Sosyal, Ekonomik ve Mesleki Sorunları,
4- Örgütlenme sorunları,
Sendikamızın tamamen
amatör bir anlayışla kıt kaynaklarla ve çok sınırlı
insan gücü ile ilgilenmeye çalıştığı bu sorunların
ortadan kaldırılmasına yönelik olarak ortaya koyduğu
çalışmalarda, çalışma yaşamının sosyal taraflarından
olan işveren genellikle ortaya koyduğu isteksizlik,
hatta duyarsızlık çalışmaların verimli bir düzeyde
sürdürülmesine önemli bir engel oluşturmaktadır.
Başlıklar halinde
sıralanan Kamu Yönetimi Sektör sorunlarının neler
olduğunu daha geniş bir şekilde şöyle ifade edebiliriz.
1- Yurttaşa etkin,
çağdaş, hızlı, güler yüzlü ve yansız hizmet götürmek
durumunda olan kamu kuruluşları hantal, bürokratik ve
partizanlığa açık yapılanmaları nedeniyle istenilen
hizmeti veremedikleri gibi finansmanı oldukça pahalı bir
görünüm arz ettikleri açık bir gerçektir.
KAMU-SEN, köklü bir
yeniden yapılanma ihtiyacı içerisinde bulunan kamu
yönetiminde gerekli yasal ve yapısal düzenlemelerin
yapılmasına yönelik olarak hazırlamakta olduğu önerileri
ısrarla hükümetlerin gündemine taşımakta ve bu yönde
kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak, kendine özgü
bir sistem haline gelen kamu yönetiminin yeniden
yapılandırılması politik bir takım mülahazalardan dolayı
mümkün olamamaktadır.
2. Kamu hizmetlerinde
görev yapan personelin değişen koşullara ve ortaya çıkan
ihtiyaçlara göre mesleki eğitimlerinin bir program
çerçevesinde süreklilik kazanması gerektiği kuşkusuzdur.
Sendikamız, personel eğitiminin önemine her vesile ile
gündeme getirmekte ve zaman zaman kendi kıt olanakları
içerisinde düzenlediği eğitsel etkinliklerle buna
yönelik mütevazı katkılar ortaya koymaktadır.
3. Kamu yönetiminde
görev yapan personelin sosyal, ekonomik ve mesleki
sorunlarını ortadan kaldırmak amacıyla sendikamız yoğun
bir çalışma sergilemektedir. Bu çerçevede tespit edilen
ve çözümlenmesi istenen sorunlar, çözüm önerileri ile
birlikte zaman zaman işveren durumundaki hükümete
intikal ettirilmekte ve genellikle görüşmeler yoluyla
sorunların çözümlenmesine azami gayret gösterilmektedir.
Ancak bazı işkollarında anlaşmazlık durumlarında grev
uygulamalarına gidildiğinde de belirtmekte fayda vardır.
Genel Yönetim
Kurulumuzun göreve geldiği Mayıs 2002’den bu yana
gündeme alınan ve çözümlenmeleri sağlanan başlıca
sorunlar şunlardır;
- Kamu yönetiminde
hizmet gören 1000’e yakın geçici personelin çıkarılan
özel bir yasa altında kadrolanması, kademe içi ilerleme
alması ve asaleten atanarak kadro ve çalışma
güvenlikleri ile sosyal güvenliklerinin teminat altına
alınması,
- Genel olarak tüm kamu
görevlilerinin maaşlarının günün ekonomik koşullarına
göre yeniden düzenlenmesi,
- Din görevlilerimizin
baremlerinin yeniden düzenlenmesi,
- Posta Dairesi
çalışanlarının kadro sorunlarının ortadan kaldırılması,
- Bazı kurum ve
kuruluşlarda çalışan personelin terfi işlemlerinin
yapılması,
- Kamu hizmetlerine
yapılan personel alımlarında öngörülen kıstasların, daha
adil hale getirilmesi için personel sınav tüzüğünün
yeniden düzenlenmesi,
5. Kamu yönetiminde
görev yapan personelin toplu sözleşme haklarının
bulunmaması, tüm personelin özgürlük haklarının yasal
güvence altında bulunması, aynı işkolunda gereğinden çok
sendikal örgütün faaliyette bulunması ve sendikal bilinç
eksikliği gibi nedenlerle kamu görevlileri arasında
örgütlenme zorlukları yaşanmaktadır. Örgütlenme
çalışmaları yapacak uygun ve yeterli durumda
yöneticimizin bulunmaması da önemli bir sorun
oluşturmaktadır.
KAMU-SEN, bütün bu
olumsuzluklara rağmen, işyeri gezileri, eğitim
seminerleri, HAK-İŞ tarafından sağlanan olanaklar ve
diğer çalışmalar kapsamında örgütlenme çalışmalarına
özel bir önem vermektedir.
|