Öz Gıda-İş Sendikası

GIDA SANAYİ SEKTÖRÜ

Sorunlar ve çözüm önerileri

 

Tarım ve hayvancılık sektöründeki endüstriyel üretim alanında örgütlü olan Konfederasyonumuz üyesi Öz Gıda-İş Sendikası’nın bakış açısıyla, sektöre ilişkin sorunlar ve çözüm önerileriyle ilgili değerlendirmesi şu şekildedir;

Ülke nüfusumuzun yarısına yakının yer aldığı tarım ve tarımsal üretim potansiyeli, özellikle son yıllarda uygulanan IMF ve Dünya Bankası endeksli politikalarla, günbegün geriletilmek istenmektedir.

Son dönemde hızını daha da artıran özelleştirme çalışmaları ile tüm ülke olarak, tarıma dayalı sanayinin geriletilerek ortadan kaldırılması tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. Tarım, hayvancılık ve endüstriyel tarım ürünlerinde öncü ve regülatör konumda olan Et ve Balık Kurumu, (yeni adıyla E.B.Ü. A.Ş.), Fiskobirlik, Tarım Satış Kooperatifleri, gibi kuruluşlar, özelleştirme ile birlikte işlevsizleştirme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmaktadırlar.

Öz Gıda-İş Sendikası olarak on beş yılı aşkın bir zamandan beridir, ülkemizdeki tarım ve hayvancılık konusunda bilimsel veriler ve sorunlara ilişkin çözüm önerilerimiz siyasi parti temsilcileri veya hükümet edenlerle paylaşmamıza karşın, hayvancılık sektöründeki kriz artarak devam etmektedir.

En fonksiyonel çalışması halinde bile ülke et piyasasının ancak % 5 gibi sembolik bir oranda kontrol eden EBK (E.B.Ü. A.Ş.), hayvancılığın döküm dönemi denilen ilkbahar ve sonbahar dönemindeki alımları ile hem üreticilerin ellerindeki ürünün değerlendirilmesi ve hem de tüketicilerin korunması yönünde regülatör rolü halen önemini korumaktadır.

1995 yılına kadar 29 kombinada faaliyet gösteren EBK, bu yıllardaki özelleştirme furyasından nasibini almıştır. Çoğu şehirlerin mücavir alanları içinde kalan ve ucuz arsa niyetine satın alınan kombinalardan bugün sadece 10’unda üretim yapılmaktadır.

Ülke nüfusumuz 1985’ten bu yana % 64 oranında artarken, toplam büyükbaş hayvan varlığımız % 35 oranında gerilemiştir. 1984 yılında kişi başına 1.4 büyük baş hayvan düşen ülkemizde bugün yalnızca 0.6 büyük baş hayvan düşmektedir.

Avrupa ülkelerinde kişi başına yıllık et tüketimi 60-70 kg iken, bu rakam, ülkemizde sadece 20 Kg.’dır. Bilimsel veriler bir kişinin yıllık asgari et tüketiminin en az 35 Kg.

Terör, yoksulluk vb. nedenlerle kırsal kesimden büyükşehirlere göçün tersine döndürülmesi amacıyla Tarım Bakanlığınca başlatılan Köye Dönüş projelerinin uygulanabilmesi için köyüne ve evine dönem Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki insanların yerlerinde istihdam edilebilmeleri için tarım ve hayvancılığın desteklenmesinde istikrarlı ve sürekli bir devlet politikasının oluşturulması gerekmektedir.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesine tekrar geri göç yapmaları beklenen ailelerin yeni yerlerinde geçimlerinin sağlanması için güçlü bir sosyo-ekonomik projeler üretilmelidir. Bu bağlamda, Et ve Balık Ürünleri A.Ş. diğer birçok kurumla birlikte bu süreçte etkin ve anahtar rol üstlenecektir.

Devletin, et, süt ve yem üretimi yapmaması gerektiğini ifade eden eleştirilerin ne kadar yersiz olduğu, Ekim 2003’de Meksika’nın Cancon şehrinde toplanan Dünya Ticaret Örgütü’nün 5. Bakanlar Konferansı’nda bir kez daha ortaya çıkmıştır. Anılan toplantının ana gündem maddesi olarak, gelişmiş ülkelerin uyguladıkları tarım destekleme politikalarının ortadan kaldırılması yer almışken, yılda 300 milyar dolar gibi devasa bir oranda tarım üretimini destekleyen gelişmiş ülkeler, tarımdan desteklerini çekemeyeceklerini ifade etmektedirler. Gelişmiş ülkelerin tarım ve tarımsal sanayiine verdikleri destek yılda 300 milyar doların üzerinde olduğu çarpıcı rakamı dikkat çekicidir.

Et, süt, fındık, şeker ve tütün gibi endüstriyel tarım üretim potansiyeli oldukça yüksek olan ülkemizde uygulanan IMF ve Dünya Bankası endeksli tarım politikaları, anılan ürünlerin üretim alanlarının sınırlandırılmasını doğurmuştur. Bunun sonucu olarak da sektörde çalışanların işsiz kalması söz konusu olmuştur.

Ürün rekoltesinde gözlenen daralma, ülkenin ihracat rakamlarının küçülmesi anlamına gelmektedir. Diğer yandan tarım ve hayvancılık sektöründeki üretim alan ve miktarların daraltılması ülke ekonomisine zarar verecektir.

Diğer yandan, IMF etkisiyle çıkarılan bir takım yasal sınırlandırmalar, ülke tarımına değil de AB ve ABD tarım üretimine katkı sağlayacağı sonucunu doğurmaktadır.

Öncelikli olarak üreticilerin ve daha da önemlisi piyasa ve tüketicilerin korunması adına, tarımsal endüstrinin korunması ve geliştirilmesi ülkemizde yaşanan yoğun işsizliğin çözümünde tarım ve hayvancılık çok ucuz bir istihdam kaynağı olarak dikkat çekmektedir.

İdeal anlamdaki özelleştirme, kârlı çalışmayan kuruluşların satışlarının yapılarak, işletmenin daha iyi çalışması, üretim ve kalitenin artırılması hedeflenirken, ülkemizde yapılan özelleştirme çalışmaları, daha çok “sat kurtul”, “sat, bütçe açıklarını kapat” düşüncesi ile özelleştirme çalışmaları yapılmaktadır.

Batı ülkelerinde karlılığa geçiş, daha iyi ve çok üretim, daha fazla istihdam anlamına gelen özelleştirme maalesef ülkemiz çalışanının belleğinde, daha fazla işsizlik, daha az üretim ve yokluk anlamına gelmektedir.

Başta Özelleştirme İdaresi olmak üzere hükümetten, bugüne kadar sektörde yapılan özelleştirme çalışmaları sonucunda kaç işletmede halen üretimin devam ettiğini, özelleştirilen yerlerden kaç çalışanın çıkarıldığı, sadece arsası için alınan işletmelerde halen üretimin devam edip etmediğine ilişkin bilimsel bir raporun hazırlanıp, tüm ilgili taraflar ve kamuoyunca paylaşılmasını bekliyoruz.

Tüm sektörlerde olduğu gibi gıda sektöründeki örgütlenmenin önündeki yasal, idari engeller kaldırılmalıdır. 4857 sayılı yeni iş kanununda getirilen “kısmi çalışma, geçici çalışma, çağrı üzerine çalışma, taşeron çalıştırma” gibi yeni iş ilişkileri, sektördeki örgütlenme ve hak arama mücadelesini önemli ölçüde zorlaştırmıştır.

Yeni iş yasası ile birlikte ülkemizdeki kayıt dışı üretimin önüne geçilemeyeceği gibi, aksine bu kanunun bir takım sosyal enstrümanları (yönetmelik, tüzük, idari kararlar) oluşturulmadan kayıt dışılığı körükleyeceğinden endişe edilmektedir.

Öz Gıda-İş Sendikası kayıtlı üretim ve ekonomiye geçiş için Türk çalışma hayatı ve endüstri ilişkilerine yeni bir proje kazandırmıştır.

Adına ‘Sosyal Etiketleme’ dediğimiz projenin ana teması; kayıtlı ve sendikalı işçilerin çalıştıkları işletmelerdeki üretilen mamüllerin üzerine konulacak bir etiket ile malın kayıtlı istihdam ürünü olduğu belirtilecektir.

Bu proje ile bir yandan vergisini veren kayıtlı işletme onure edilip korunurken, diğer yandan sendikalı işçi çalıştıran işletmenin kayıtdışı sektör ile rekabet şansını artırmak amaçlanmaktadır.

Üzerinde değişiklik yapılması planlanan 2821 sayılı Sendikalar Yasası ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt yasalarındaki yeni düzenlemelerde çalışanların örgütlenmeleri, hak arama imkanları ve mücadelelerine yeni kazanımlar getirileceğine olan inanç oldukça düşüktür.

   

Öz İplik-İş Sendikası

TEKSTİL VE KONFEKSİYON SEKTÖRÜ

sorunlar-çözüm önerileri

Ülke ekonomisinin ve ihracatının önemli kalemlerinden olan tekstil ve konfeksiyon sektöründe örgütlü olan Konfederasyonumuz üyesi Öz İplik-İş Sendikası’nın sektöre ilişkin sorunların tespiti ve çözüm önerileri şöyledir:.

Türkiye, özellikle 1980’li yıllarda başlayıp 1990’lı yıllarla devam eden süreçte Dünya Pazarlarına ihracatının başını çektiği tekstil ve konfeksiyon sektörüyle girmiştir. Türkiye gibi kalkınmakta olan ülkelerin özellikle ihracata dayalı büyüme modeline örnek teşkil eden bir ivme içerisinde 1997 yılına kadar dönem dönem üretim-ihracat ve istihdamda iniş-çıkışlar gösteren sektör, üretim-istihdam ve ihracatta lokomotif olma özelliğini korumuştur.

1950 yılına kadar Tekstil, 1970 yılına kadar da konfeksiyon sektörü ithalata kilitlenmiş ve 1980’li yıllara kadar sadece iç piyasaya yönelik üretim yaparken 1980’li (özellikle de 90’lı) yıllarda ihracatın başını çektiği dışarıya açık büyüme politikaları ile beraber, hızla büyüyerek ihracatta büyük artışlar kaydetmiş ve ülkemizin de üretim-ihracat ve istihdamda olmazsa olmaz sektörü haline gelmiştir.

Bu süreçte, Türkiye’nin 1996 yılında girmiş olduğu Gümrük Birliği ile, artacağı düşünülen İhracatımız, gümrüklerin sıfırlanmasıyla birlikte aksine azalmış, ithalat ise artmıştır. Bugün Tekstil Sanayicilerinin de ana şikayetlerinden biri olan sektörün Gümrük Birliği’ni önemli ölçüde yaraladığı gerçeği üzerinde durulması gereken bir durumdur. “En avantajlı ve rekabet edebilecek sektör” olarak nitelendirilen Tekstil sektörü, Gümrük Birliği sürecinde, (bugüne gelindiğinde) rekabet imkanlarını kaybeder hale gelmiştir. 90’lı yıllarda Gümrük Birliği sürecinde sektörün önünde ne gibi engeller bulunduğu, fayda-zarar tablosunun hangi yönde gelişeceği gibi temel meseleler tartışılmamış, ‘Ne olursa olsun Gümrük Birliği’ anlayışıyla girilen süreç, sektörün bugünkü sıkıntılarının önemli ölçüde besleyicisi olmuştur.

Rakamlarla Tekstil ve Konfeksiyon Sektörümüz;

Toplam üretim içerisindeki payı (GSMH)                     : % 10,4

Sanayi üretimi içindeki payı                                            : % 39

İmalat Sanayi üretimi içindeki payı                               : % 47,5

İstihdam içerisindeki payı                                                : % 28

Toplam İhracat içerisindeki payı                                     : % 38

Toplam İthalat içerisindeki payı                                      : % 8,2

 

Sektör çok ciddi sorunlarla boğuşmaktadır. 1997’den itibaren ciddi sinyaller vermesine rağmen sektörün sorunlarına ulusal ve uluslararası ölçekte gereken ilgi gösterilmemiştir. Bugün geldiğimiz noktada dünya pazarlarındaki yerimizi kaybetmek üzereyiz. Kendi içindeki sorunlarla uzun süre boğuşan sektör, 2000 yılı Kasım ayı ve 2001 yılı 22 Şubat krizleriyle birlikte çıkmaza girmiştir.

Önce 22 Kasım 2000, devamla da 22 Şubat 2001 krizleri Türkiye ekonomisine derin yaralar açmıştır. Bundan en fazla etkilenen sektörlerin başında tekstil ve konfeksiyon sektörü gelmektedir. Şu anda da henüz kontrol altına alınamayan kriz, öyle zannediyoruz ki (tüm sektörlerde olduğu gibi) sektörümüzde de büyük yaralar açmaya başlamıştır. Üretime, ihracata ve istihdama yansımaya başlayan bu krizle birlikte ülkemiz (zaten zor rekabet ettiğimiz) dünya piyasalarındaki rekabet gücümüzü daha da zayıflatacaktır.

Bugün Tekstil ve Konfeksiyon Sanayicileri, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık ve krizler yüzünden yatırımlarını yurtdışına (özellikle Bulgaristan, Romanya, Türkmenistan, Rusya, Özbekistan vs..) kaydırmaktadırlar. Bu durum Türkiye için çok ciddi bir tehlikedir.

Kayıtdışı İstihdam; sektörü tehdit etmeye devam eden en büyük sorundur. 2,5 milyon kişiye doğrudan, 10 milyon kişiye de dolaylı olarak istihdam sağlayan sektörde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının son istatistiklerine (17 Temmuz 2003) göre 568.098 kişi çalışmaktadır. Halbuki bugün fiilen 2,5 milyon kişi sektörde çalışmaktadır. Yani tekstil ve konfeksiyon sektörü; 2 milyon gibi çok büyük miktarda kayıtdışı istihdamın kümelendiği bir sektör durumuna gelmiştir. Yani kayıtdışılık % 80’ler düzeyindedir. Bu durum da Kayıtlı Üretim yapan İşyerlerinin rekabet gücünü kırmaktadır. Bunun sonucu olarak da Devletin Vergi ve SSK Kaybı katrilyonlara ulaşmaktadır. İşveren ve işçi üzerindeki vergi yükümlülükleri, sektörün içerisinde bulunduğu diğer sorunlar kayıt dışına kaçışı hızlandıracak düzeydedir. Devlet, gelir artırıcı önlemlerde öncelikle bu kayıtdışı kara deliklerin üzerine gitmelidir.

Kayıt dışı İstihdam Sendikal örgütlenmenin önünü de tıkamaktadır. Örgütlenmenin en yoğun olması gereken Tekstil sektörü ne yazık ki en düşük yoğunluklu sektörler arasındadır. Bu durum, ayrı bir sorun olan Taşeronlaşmayı kışkırtmaktadır.

Üretim, İstihdam ve İhracat politikaları ve durum tespiti dönemler halinde, konjonktürel olarak değil, sürekli ve periyodik olarak izlenmeli ve sorunların ürememesi sağlanmalıdır. Bu da ulusal bir stratejik sektör politikası oluşturulmasıyla mümkündür.

Ayrıca İSO’nun tespitlerine göre son yıllarda ülkemize 1 milyon civarında yabancı kaçak işçi girişi olmuştur. Bunun önemli bir kısmı İnşaat ve tekstil ve konfeksiyon sektöründedir. Bu da mevcut kayıt dışı istihdam sorunlarını büyütmektedir.

Tekstil İşverenleri Sendikası’nın verilerine göre ise; 2000 Kasım Krizi ve 2001 Şubat Krizini takip eden aylarda 1.5 milyon kişi işini kaybetmiştir.

Türkiye Ekonomisi içerisinde önemli yeri bulunan ve Konfederasyonumuz üyesi Öz İplik-İş Sendikası’nın da örgütlü bulunduğu 1000-3000 kişi çalıştıran, yıllık 20-30 milyon dolar ihracat yapan büyük firmalar bugün çok ciddi sıkıntılar içerisinde bulunmaktadır.

Genel Sorunlar ve Çözüm Önerileri:

1.    Sektörün en önemli sorunlarından birisi olan Kayıt dışı İstihdamdır.

2.    Dahilde işleme rejimine bağlı olarak- ihraç kaydıyla- ithalatına izin verilen Tekstil ürünlerinin Gümrüklerdeki denetimsizlik ve takipsizlik sonucu ihraç edilmeksizin iç piyasada tüketilmesi yerli sanayii oldukça zor durumda bırakmakta, yıkıcı ve öldürücü haksız rekabeti getirmektedir. Bunun önüne geçilmelidir.

3.    Serbest bölgeler uygulamalarında; denetim sağlanmalı, sendikal örgütlenmeye imkan tanınmalıdır

4.    Sanayiinin kullandığı enerji maliyetleri yüksektir. Kullanılan enerji girdileri üretimi teşvik edici tarzda sanayicilere düşük fiyatla verilmelidir.

5.    Devlet Teşvik ve kredileri kontrol altına alınarak, büyük bölümü nakdi olarak değil, enerji indirimi, istihdam oranında vergi indirimi şeklinde üretimi ve istihdamı fiilen teşvik edici şekilde uygulanmalıdır.

6.    Bankalar-sektör ilişkilerinde; kredi faiz oranları düşürülmeli, vadeler uzatılmalıdır.

7.    Tek taraflı işleyen Gümrük Birliği önemli orandı tekstil ve konfeksiyon sektörünü tahrip etmiştir. Bu bakımdan tek taraflı olarak aleyhimize işleyen Gümrük Birliği’nden vazgeçilmelidir.

8.    Tekstil işletmeleri rehabilite edilmeli ve sektörde yeniden yapılandırma programları acilen başlatılmalıdır.

9.    Eximbank kredi limitleri dönemlere göre artırılmalı ve gerçek ihtiyaç sahibi sanayicilere “istihdam-üretim” artışı endeksi oluşturularak verilmelidir.

10.   Öz Kaynaklarla üretimin teşvik edilmesine yönelik önlemler alınmalıdır.

11.   Gümrük ve Vergi mevzuatlarında iyileştirmeler yapılarak; sektöre uygulanan KDV oranı üretimin her aşamasında aşağıya çekilmelidir.

12.    Devlet desteğiyle yeni pazar araştırmalarına gidilmeli, hedef pazarlara yönelik programlar yapılmalıdır.

13.    Sektörün bir bütün olduğu bilinciyle hareket edilerek; çalışanlara yönelik verimliliği ve kaliteyi artırıcı eğitimler sürekli gerçekleştirilmeli, buna paralel ücret politikaları izlenmelidir.

14.    Ulusal ve uluslararası krizlere karşı Hükümet-İşveren-Sendika katılımlı “Kriz Yönetim Politikaları” geliştirilmelidir.

15.    Ücretler üzerindeki vergi, SSK primleri ve diğer vergilerde reel ekonomik şartlar dikkate alınarak indirime gidilmelidir.

 

 Çelik-İş Sendikası

DEMİR – ÇELİK SEKTÖRÜ

Sorunlar ve çözüm önerileri

Sanayimizin belkemiği olan demir ve çelik sektöründe yaşanan sorunlar, ulusal ve uluslar arası üretim, dağıtım ve ithalat-ihracat dengelerine ilişkin Konfederasyonumuz üyesi Çelik-İş Sendikası’nın hazırlamış olduğu çalışma şu şekildedir;

Cumhuriyetin ilk yıllarıyla birlikte modern anlamda gelişmeye başlayan demir-çelik sektörü, Türk ekonomisinin gelişmesinde ve endüstrileşmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Türkiye’de Demir - Çelik üretimi 1928 yılında, savunma sanayiinin çelik ihtiyacını karşılamak amacıyla Kırıkkale’de şu an Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu olarak bilinen tesiste başlamıştır.

Türk demir-çelik endüstrisi, hem kalite hem de kapasite açısından, son 15 yılda büyük gelişme göstermiştir. 80’li yıllarda yaşanan ekonomideki liberalleşme hareketleri, sadece Türk ekonomisi açısından değil, demir-çelik endüstrisinin gelişimi açısından da, bir dönüm noktası olmuştur. Türk demir-çelik sektörü 80’lerde, yeni elektrik ark ocaklı tesislerin kurulmasına ve ekonomik yapıdaki gelişmelere paralel olarak, büyük bir gelişme göstermiştir.

Özellikle 1996 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması sonucunda, gümrük vergilerinin karşılıklı olarak kaldırılması, Türkiye ile AB arasındaki çelik ticaretinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Ülkemizde bugün kapasiteleri 60 Bin ton ile 2 milyon ton arasında değişen toplam 16 adet ark ocaklı tesis ile kapasiteleri 1 milyon ton ile 3 milyon ton arasında değişen, 3 entegre tesis mevcuttur. Mevcut durum itibariyle yıllık 16,4 milyon tonluk ham çelik üretimi ile Türkiye, Dünyadaki 64 çelik üreten ülke arasında 13. sırada, Avrupa’da ise 5. sırada yer almaktadır.

Demir - Çelik sektörünün lokomotif sektör olma özelliği nedeniyle, ülke ekonomisi ve sanayileşmesi üzerindeki etkisi çok büyüktür. Ülkelerin refah düzeyi ve gelişmişliğinin en önemli göstergelerinden biri de vasıflı çelik tüketimidir. Türkiye’de vasıflı çelik üretim ve tüketim miktarları, ülke nüfusu ve büyüklüğüne göre düşüktür. Gelişmiş ülkelerde toplam çelik üretimi içinde vasıflı çelik payı %12-20 düzeyinde olduğu halde, Türkiye’de bu oran %3-4 arasında değişmektedir.

Dünya’da Demir-Çelik Sektörü

Tüm dünyayı etkisi altına alan global durgunluk ile 2001 yılında dünya çelik üretimi binde 0,7 oranında düşüş göstermiştir. Dünya çelik ticaretinde yaşanan sorunların başında, dünyada üretimin tüketimden fazla olması nedeniyle çelik stoklarının artması ve bununla birlikte yetersiz iç ve dış talebin de etkisiyle fiyatların sürekli düşme eğiliminde olmasıdır.

Demir-Çelik Sektörü ABD ile başlayan AB ile devam eden ve daha sonra, Çin’den Meksika’ya kadar geniş bir alana yayılan koruma tedbirlerinin yoğun baskısı altında çok zor bir dönemi geride bırakmıştır. Tüm dünyada düşük tüketim ve fiyatlar nedeniyle demir-çelik üretim tesisleri kapasitelerinin oldukça altında üretim yapmak zorunda kalmıştır.

2001 yılında OECD bünyesinde ABD’nin baskılarıyla başlatılan, Dünya Çelik Sektöründeki etkin olmayan kapasitelerin kapatılmasına yönelik çalışmalar giderek, söz konusu kapasitelerin tasfiyesini kolaylaştırmak için tanınan bazı istisnalar dışında, çelik sektöründe devlet yardımlarını yasaklayan çok taraflı bir antlaşmanın imzalanması yönünde gelişmesini sürdürüyor.

ABD’nin 2002 yılının mart ayında, geniş kapsamlı koruma tedbiri uygulamasına da mesnet teşkil eden ve 2001 yılında, 250 milyon ton civarında tahmin edilen Dünya çelik sektöründeki fazla kapasitenin, gerek son iki yıldaki üretim ve tüketim artışları, gerekse etkin olmayan kapasitelerin kapatılmasına yönelik mevzii adımlar sayesinde, 2003 yılı sonlarında 100 milyon ton civarına gerileyeceği tahmin ediliyor.

2002 yılında Dünya ham çelik üretimi % 6.4 oranında artarken, 2003 yılının ilk 6 ayında, ham çelik üretimindeki artış oranının % 8.2 seviyesine ulaştığı gözleniyor. En büyük tüketici bölgeler arasında yer alan, AB bölgesindeki üretim artışı % 1.9, Kuzey Amerika Bölgesindeki üretim artışı ise, % 3.8 seviyesinde kaldığı halde, Dünya çelik üretimindeki artışın % 8.2 seviyesine ulaşması, tek başına Çin Halk Cumhuriyetindeki, yılın ilk altı ayı itibariyle %21 olarak gerçekleşen üretim artışından kaynaklanıyor.

Pek çok ülkede çelik tüketen sektörlerin, yükselen maliyetlerden dolayı artan şikayetleri, korumacı tedbirlere daha ihtiyatlı bir şekilde yaklaşılması sonucunu doğurmaya başladı. Son olarak, ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan, rekabet gücündeki gerileme sebebiyle , çelik tüketen sektörlerdeki işten çıkarmaları engellemek için, Section 201 koruma tedbirlerinin, en kısa süre içerisinde kaldırılması gerektiğini açıkladı. Bu gelişmeler yaşanırken DTÖ ‘nün de korumaların kaldırılması yönünde aldığı karar ABD yönetimini yol ayrımına getirdi.

Dünya ticaretinde gözlenen globalleşme ve gümrük vergilerinin tümü ile kaldırılması istikametindeki gelişmelere de ters düşen bu durumun, bir taraftan çelik ticaretinde yeni dengelerin oluşmasına, diğer taraftan ise, çelik endüstrilerinin, ağırlıklı şekilde iç talebe cevap verecek bir yapısal değişiklik sürecine girmelerine, yol açabileceği değerlendirilmektedir.

Türkiye’de Demir-Çelik Sektörünün Sorunları ve Çözüm Önerileri

1980’li yılların ikinci yarısında, yeni ark ocaklı tesislerin üretime geçmesiyle, özel kesim Türkiye’nin demir-çelik üretimine ağırlığını koymuştur. Türkiye’nin 80’lerde 4.2 milyon ton olan toplam ham çelik üretim kapasitesi,2002 yılına gelindiğinde 16.4 milyon tona yükselmiştir. Söz konusu kapasitenin ürünlere göre dağılımında, % 84’ü uzun ürün üretimine , %14’ü yassı ürün üretimine kalan %2’lik bölüm ise vasıflı çeliğe yöneliktir.

Dinamik bir çelik sektörüne sahip ülkemizde, üretim-tüketim dengesinin korunmasına özen gösterilmemesi sonucu, dünyadakinin tersine önemli bir yapısal sorun ortaya çıkmıştır.Örneğin gelişmiş ülkelerde çelik üretiminin % 60’ını yassı, % 40’ını uzun ürünler oluştururken, ülkemizde sektörel yapı , dünyadaki çelik sektörü yapılaşmasına ters düşmektedir. Türkiye’nin uzun ürün üretimi, iç tüketimin yaklaşık bir kat fazlasıdır.

Yassı ürün üretimi ise, iç talebin yarısı civarındadır. Uzun ürünlerdeki üretim fazlası, ihracat yolu ile eritilmeye, yassı ürünlerdeki talep fazlası ise, ithalat yolu ile karşılanmaya çalışılmaktadır.

Yurtiçi tüketimin yetersizliği ve yüksek miktardaki ithalatın devam ediyor olmasının da tesiriyle, uzun ürün üretiminin yarıya yakın bir bölümü ihraç edilmekte ve bu sebeple, Türk demir çelik sektörünün, dünya uzun ürün ihracatındaki payı, %30 gibi, son derece yüksek bir seviyeye ulaşmış bulunmaktadır.

Türkiye esas itibariyle uzun ürün ve kütük ihracatı yapmakta ve en önemli pazarlarını sırasıyla, Orta Doğu/Körfez Ülkeleri, Uzak Doğu/Asya ve AB ülkeleri oluşturmaktadır. 2002 yılına gelene kadar ihracat yapılan bölgeler arasında ilk sırada yer alan AB, 2001 yılı başında ABD ile başlayıp AB ülkeleri ile devam eden ve tüm dünyaya yayılan korumacı eğilimlerle birlikte 2002 yılında 3. sıraya inmiştir. Çelik ürünleri bugün 130’dan fazla ülkeye ihraç edilmektedir.

Sektörün önemli sorunlarından biri de Ark ocaklı ve entegre tesislerimizde, dünyanın en kaliteli inşaat demirleri üretildiği ve söz konusu ürünler, kalite beklentisi en yüksek pazarlara ihraç edildiği halde, kalitesiz mamul ve yarı mamul ithali, dahilde işleme rejimi kapsamında getirilen kalitesiz ürünlerin yurt içinde satılmasından kaynaklanan problemlerdir. Bu problemlerin asgariye indirilmesini teminen, etkin bir kalite denetim mekanizması gecikmeden kurulmalıdır.

Özellikle ülkemizde yassı çelik üretiminin ve vasıflı çelik üretiminin yaygın biçimde teşvik edilmesi önemlidir. Sektörün güncel ürün paylaşım oranları dünyadaki gibi yassı çelik ağırlıklı hale getirilmeli, uzun ürünlerde ise modernizasyon ve rehabilitasyona destek verilmelidir.

Uluslar arası piyasada Türk Demir-Çelik Sektörüne yönelik olarak yoğunluk kazandığı gözlenen, tarife dışı engeller ve anti-damping uygulamalarına karşı devletin ilgili birimleri tarafından politika belirlenmeli ve buna karşı mücadele edilmelidir.

Özellikle sektörün geleceği açısından büyük önem taşıyan ve sektörel bütünlük, dış pazarda etkinlik ve dünyadaki çelik üretici birlikleri ile diyalog için, Demir-Çelik Üreticileri Birliği Kanunu biran önce çıkarılmalıdır.

 

 Hizmet-İş Sendikası

YEREL YÖNETİMLER

sorunlar-çözüm önerileri

Güçlü Demokrasi İçin Güçlü Yerel Yönetimleri

Yerel yönetimlerde örgütlü olan Konfederasyonumuz üyesi Hizmet-İş Sendikası, işkolu ve sektörleri ile ilgili olarak ülkemizde yaşanan başat sorunları ve bu sorunlara ilişkin çözüm önerileri aşağıda sunulmaktadır;

Yerel yönetimler, özellikle seçilmiş yönetimler olan belediyeler, Türkiye’de son 50 yılda yaşanan demokratikleşme sürecine ve hızlı kentleşmeye paralel olarak büyük önem kazanmışlardır. Ancak belediyelerin idari yetkileri ve mali kaynakları bu değişime uygun biçimde geliştirilememiştir.

1580 Sayılı Belediye Kanunu’nun çıkarıldığı 1930 yılından bugüne köy-kent nüfuslarının oranları yer değiştirmiş, kent nüfusu %70’in üzerine çıkmıştır. Kentlerdeki nüfus artışının sanayileşme hızının çok çok üzerinde seyretmesi sonucu kentler işsizlik, yoksulluk, çarpık yapılaşma, altyapı yetersizliği gibi çözümü günden güne daha da güçleşen sorunların kıskacına girmiştir. İdari ve mali yetersizlikler bu sorunlarla mücadelede yerel yönetimlerin ellerini kollarını bağlamıştır. “Merkeziyetçilik” Türkiye’de tüm siyasi aktörlerce görünürde bir sorun olarak algılanmasına karşın, farklı dönemlerde siyasi iktidarı ele geçiren farklı partiler, yerel yönetimler reformu konusunda gereken istek ve samimiyeti esirgemişlerdir.

Belediyeler bugün yerel hizmetlerin sunumunda büyük bir kaynak sıkıntısı içerisindedirler. Anayasa’da, mahalli idarelerin görevleri ile orantılı kaynaklara sahip olması gerektiğini ifade eden hüküm gözardı edilmektedir. Belediyelerin içinde bulundukları mali sıkıntılar, yerel hizmetlerin kapsamının daralmasına ve kalitesinin düşmesine neden olmuş, buna karşılık kimi zaman IMF angajmanları kimi zaman da ekonomik krizler nedeniyle yerel yönetimlere ayrılan kaynakların daha da daraltılmasına devam edilmiştir.

Belediyeler, bu kaynak sıkıntısını ve yetki yetersizliğini aşmanın yollarını ararken, pek çok zaman da kötü yönetimlerini saklamak kaygasıyla, genel yarar hizmetleri ve çalışanlar üzerinde zaaf yaratacak yöntemlere başvurmuşlardır.

Belediyeler personel ihdası gibi temel bir yetkiden yoksun olmaları ve bir türlü aşamadıkları merkezi bürokrasi duvarı nedeniyle, 80’li yılların ilk yarısında geçici işçi istihdamına yönelmişlerdir. Merkezi sınav sisteminin olumsuz etkileri geçici işçi istihdamını teşvik etmiş, bunun sonucunda belediyelerde sayıları 100 bini aşan geçici işçiler, daimi kadrolarda istihdam edilen işçi sayısını neredeyse iki katına ulaşmışlardır.

İdari ve mali yetersizliğin ve bunun yanı sıra kötü yönetim gerçeğinin bir diğer sonucu, belediyelerin şirketleşme uygulamalarıdır. Bu şirketlerle personel istihdamı daha kolay bir hal almış, ancak verimlilik sağlanması adına yoğun bir emek sömürüsü başlamıştır. Hızla yayılan belediye şirketlerinin temel felsefesi, sendikasız ve asgari ücretli işçi çalıştırmak olmuştur. Ancak pek çok belediye şirketinde maliyetleri işgücü üzerinden düşürmeyi amaçlayan bu uygulama da sonuç vermemiştir. Çoğu belediye şirketi yolsuzlukların, nepotizmin, kronizmin ve partizanlığın hayat bulduğu saha olmuştur. Belediyeler diğer taraftan da taşeron şirketlere geniş bir pazar açmışlardır. Yüzlerce belediye, toplum yararına faaliyet göstermesi gereken sosyal amaçlı yönetim birimleri olmalarına karşılık; asgari ücretli, sigortasız, sendikasız ve her an işini kaybetme tehdidiyle çalıştırılan taşeron şirket işçileri üzerindeki emek sömürüsünün suç ortağı olmuştur.

Türkiye’de son zamanlarda belediyeler üzerinde yürütülen tartışmalar büyük ölçüde yerel hizmetlerin verimliliği gibi konulara odaklanmıştır. Belediyelerin siyasi katılımı artıracak, katılımcı demokrasiyi besleyecek potansiyellerine gereken ilgi gösterilmemiştir.

Belediyelerin güçlendirilerek toplumun temel ihtiyaçlarına hitap eden genel yarar hizmetlerinin etkinleştirilmesi ve idari-siyasi-coğrafi avantajlarının değerlendirilerek demokratikleşme süreci üzerinde doping etkisi oluşturulabilmesi, şu 4 önkoşulun yerine getirilmesine bağlıdır :

 

 

1- Yerel yönetimlerin Yetkileri Artırılmalıdır

Yerel yetkinliğin iki yönü vardır. Birincisi yerel organların merkezle olan ilişkilerini ilgilendirir. Yerel yönetimlerin bu ilişkilerinde merkezden tümüyle bağımsız olmaları düşünülemez. Ancak merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetimi, “icraatların yerindeliği”ni değil, “hukukiliği”ni denetleme şeklinde olmalıdır. “Yerindelik denetimi”ni yapmak yerel seçmenlerin görevi ve hakkıdır. Yerel yönetimlerin merkeze karşı sorumlu olmamaları düşünülemez. Bunun adı bağımsızlıktır ve özerklikten tamamen farklıdır. Yerel yetkinliğin ikinci boyutu ise, yerel yönetimlerin icraatlarına ilişkindir. Yerel yönetimler üstlendikleri hizmetlere ilişkin temel tercihlerde bulunma, bu tercihlerini serbestçe yansıtabildikleri bütçe yapma, uygulayabilme, planlama ve personel istihdamı gibi konularda merkezi yönetimin onayına gerek kalmadan icraat yapabilmelidirler. Yerel nitelikli kamu hizmetlerini yürütme sorumluluk ve yetkisinin yerel yönetimlere bırakılmasındaki sınır, bu kuruluşların gücünü belirleyen göstergelerden birisidir. Yetkinlik, merkezden yönetimin ve bürokratik hantallığın sakıncalarını gidermek veya azaltmak için düşünülen bir yönetim biçimidir. Yetkilerin tek elde toplanması ve kararların merkezde alınması yürütmeyi geciktirmekte ve hizmetleri aksatmaktadır. Yetkinlik, bir yerel topluluğun, yerel nitelikte olan işleri, kendi organları eliyle görebilmesini ve buna imkan verecek kaynaklara da sahip olabilmesini öngörür. Bu gerçeklere karşılık, Türkiye’deki yerel yönetimlerin yoğun bir idari ve mali vesayet altında tutuldukları görülmektedir.

2- Yerel yönetimlerin mali kaynakları güçlendirilmelidir

Yerel yönetimlerin yeterli mali kaynaklara sahip olmaları, onlara güçlü ve özerk kuruluş niteliğini kazandıran en önemli ögedir. İçişleri Bakanlığı verilerine göre Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne belediyeli nüfusun genel nüfus içindeki payı 3 kat artmışken, belediye gelirlerinin Gayri Safi Milli Hasıla içindeki payı 2,3 kat artmıştır. Sonuç olarak belediyelerin durumunda sürekli bir gerileme yaşanmıştır.

Öte yandan, yerel yönetimlerin merkezin vesayetinden gerçek anlamda kurtulabilmeleri, kaynak yönünden merkeze bağımlılıklarının azaltılması ile mümkündür. Gerçek anlamda demokratik ve güçlü yerel yönetim kurumuna sahip ülkelerde geçerli olan yöntem, yerel yönetimlerin kimi vergiler koyma, vergileri toplama ve kaynak yaratma yetkisine sahip olmalarıdır. Bu yetki hizmet gereklerine uygun kaynak yaratma olanağını sağlamaktadır. Ama daha da önemlisi, bu durumun, yerel topluluğu, yerel yönetime aktardığı kaynağı çok daha titiz bir şekilde denetlemeye sevketmesidir. Türkiye’de ise yerel yönetimlerin öz gelirleri toplam gelirleri içerisinde sembolik oranlar oluşturmaktadır. Bu çerçevede yerel yönetimlere yerel referandumlar yoluyla ek gelir oluşturma yetkisi verilmelidir.

3- Katılımcı demokrasi için önlem alınmalıdır

Yerel yönetim kurumlarına demokratik nitelik kazandıran en önemli öge, doğrudan temsil imkanı sağlayan, kararlarına katılım kolay organlar olmalarıdır. Halka yerel yönetimlerin kararlarını etkileme olanağı veren katılım süreci, yerel demokrasiye gerçek niteliğini kazandırır. Türkiye’de yerel düzeyde, merkezi düzeyde olduğu gibi, siyasi katılım, seçim dönemlerindeki oy kullanma işlemiyle sınırlı kalmaktadır. Seçim dönemleri arasında yerel halka yönetimin kararları üzerinde yönlendirici müdahalelerde bulunma fırsatı verilmemektedir. Yerel seçmenler ve örgütlendikleri sivil toplum örgütleri, yerel yönetim kararlarının her aşamasına katılmalı, görüşleri önemli bir karar girdisi haline getirilmelidir. Bu çerçevede yerel yönetimlerin karar alma süreçleri kamunun bilgilenmesine ve takibine açık, tamamen şeffaf bir sisteme kavuşturulmalıdır. Yerel yönetimler, vergilerini kullandıkları bireylere karşı ciddi bir sorumluluk içerisinde olmalıdır. Yerel yönetimlerin demokrasi okulları olarak kullanılmaları için, gereken yatırıma bir an evvel başlanmalıdır.

Güçlü ve demokratik yerel yönetimler aynı zamanda çoğulculuğun da güvencesidir. Alexis Tocqueville’nin deyişiyle, küresel merkezileşme eğilimlerine ve tekdüzeliğe karşı önemli bir güvencedir. Yerel yönetimler, ulusal düzeydeki iktidarın merkezden yerel birimlere, oradan da topluluklara dağılımını sağlayarak, yetkilerin mekan boyutunda bölüşümünü sağlar ve bireylerin özgürlüklerini güçlendirirler. Böyle bir yapılanmanın sonucunda muhtemel keyfi yönetimlere karşı bireyin, grupların ya da onlara ait değerlerin korunması sağlanabilir. Yerel yönetimlerin çoğulculuğu gözeten, ekonomik ve siyasal gücün tekelleşmesine, yoğunlaşmasına, özgürlüğü kısıtlamasına engel olan işlevleri vardır.

Türkiye’deki mevcut durum ise, yerel yönetimlerde halkı katılıma teşvik edecek yöntemlere kapalıdır. Karar alma süreçlerinden başlayarak, yerel yönetimlerin faaliyetleri hakkında bilgi alınabilmesi, bu bilgiler çerçevesinde farklı görüşler geliştirip önerilerde bulunulması için gerekli idari ve siyasi mekanizmalar yaratılmamıştır. Oysa, yerel toplulukça oluşturulan ve varlık nedenini bu topluluğa hizmet etmekten alan yerel yönetimlerin plan ve programlarını, icraatlarını, karar alma süreçlerini denetime ve katılıma açık tutması gerekir.

Bugün, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın pekçok ülkesinde, klasik temsili demokrasinin halkın taleplerine cevap vermekte yetersiz kalması, halkın yönetime katılması gereğini önemli kılmıştır. Yerel yönetimler, yalnızca sosyal yarar sağlayan yerel hizmet kuruluşları değildir; aynı zamanda katılımcı demokrasilerin uygulama organlarıdır. Bu noktada, katılımcı bütçe uygulamasıyla tüm dünyanın ilgisini üzerine çeken Porto Alegre örneği, Türkiye’de yerel yönetimlerdeki sosyal tarafların önemle incelemesi gereken bir tecrübedir.

Öte yandan, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adı altında ortaya çıkan merkezin taşra uzantılarının güçlendirilmesi eğilimi oldukça sakıncalıdır. Seçilmiş yönetimler yerin atanmışlar yönetimlerin güçlendirilmesi toplumun genel beklentileriyle çelişecektir. Bu tür düzenlemelerin, yerel halkı karar süreçlerinin dışında tutmaya devam edeceği muhakkaktır. Oysa, hizmetlerin verimlilik ve kamu tercihlerine uygunluğunda, hizmet kullanıcıların karar süreçlerine katılmaları, uygulamaları denetlemeleri ve karar alıcılar üzerinde doğrudan yaptırım gücüne sahip olmaları belirleyicidir. Halbuki, atanmışların belirleyici oldukları yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, dolaylı olarak merkezi bürokrasinin güçlendirilmesine çıkmaktadır. Merkezi idare yetkileri böylece, iç cebinden çıkararak dış cebine koymuş olmaktadır. Bunun önlenmesi için, il özel idarelerinin görev ve yetki alanlarında, il genel meclislerinin politika belirleme, planlama ve programlama gibi karar alma süreçlerindeki erki güçlendirilmelidir. İl genel meclisleri valiler karşısında güçlendirilmeli, yerel halk il genel meclislerinin kararlarına etkinlikle katılabilmelidir

 

4- Yerel hizmetler liberal ihtiraslara kurban edilmemelidir. Güçlü yerel yönetim yapılanmasının önündeki en büyük tehlikelerden biri yerel hizmetlerin hızla özelleştirilmesidir. Yerel hizmetler, bir taraftan küresel baskı aktörlerinin yönlendirmeleri, diğer taraftan da kimi yerel yöneticilerin anti-sosyal politikaları nedeniyle, sosyal niteliklerini yitirmektedirler.

Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü, yerel hizmetleri, çokuluslu şirketler başta olmak üzere, özel sektörün rant sahası haline getirmek istemektedir. Yerel hizmetlerin piyasa koşullarına göre fiyatlandırılmasını sağlamakta, böylece kar marjı yüksek bir ticari faaliyet sahası açmaktadırlar. Sosyal yararın bedelini kamunun karşılaması için yapılan sübvansiyonlara karşı çıkmaktadırlar. Halkın genel çıkarı için başvurulan bu yöntemin rekabeti bozduğunu savunarak gayrı ahlaki bir argüman kullanmaktadırlar.

         Genel yarar hizmetleri, sosyal yararı özel maliyetinden daha yüksek olan, kamu yönetiminin tüketiciler için maliyetleri düşürmek amacıyla sübvanse ettiği ve etmesi gereken hizmetlerdir. Şehir içi ulaşım ve temizlik gibi kent hizmetleri, eğitim ve sağlık gibi, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi ve beşeri sermayenin geliştirilmesi için önemi son derece yüksek olan hizmetlerin, piyasa koşullarına terk edilmesi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde felaketle sonuçlanabilecek kararlardır. Kâr-müşteri odaklı bir anlayışın yerleştirilmesi, hizmetlerden herkesin maddi gücü nispetinde yararlanmasını getirir. Bunun büyük sosyal dışlanmalara yol açacağını kestirmek güç değildir. Dünyanın her yerinde, genel yarar hizmetlerinden faydalananların büyük bölümü, satın alma gücü düşük bireylerdir. Sosyal devlet anlayışının terk edilmesi, Türkiye’nin altından kalkamayacağı sonuçlar doğuracaktır.

 

 

Öz Tarım-İş Sendikası

TARIM SEKTÖRÜ

sorunlar ve çözüm önerileri

Tarım sektöründe örgütlü olan Konfederasyonumuz üyesi Öz Tarım-İş Sendikası’nın bakış açısıyla, sektöre ilişkin sorunlar ve çözüm önerileriyle ilgili değerlendirmeler aşağıda sunulmuştur;

Ülkemizde tarım sektöründe çalışanların önemli bir bölümü, ücretsiz aile işçiliği, önemli bir kesimi küçük özel işletmeler ve az sayıdaki kamu işletmeleri şeklinde faaliyet göstermektedirler. Çalışmalar daha çok ya mevsimlik ya da geçici işçilik olarak şekillenmiştir. Genel olarak sektörün en büyük ve temel sorunu, kayıtdışı üretim ve istihdamdır.

Ülke nüfusunun yaklaşık yarısı halen kırsal kesimde yer almakta ve tarımsal üretim ve istihdam oranı azımsanmayacak kadar büyük bir potansiyele sahiptir.

Tarım sektöründe çalışanların, çalışma koşulları, örgütlenmeleri ve güvenceleri, 1475 sayılı bir önceki iş kanunu ve 4857 sayılı yeni İş Kanununda kısmi olarak yer almıştır. Yeni yasa ile tarım işkolundaki işyerlerinde örgütlenme ve örgütlü çalışmaları için getirilen yüksek işyeri çalışanları sayısı limiti bu sektördeki örgütlenmenin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır.

Daha çok kayıtdışı ve taşeronlaşma şeklinde çalışmaya mahkum edilen tarım işçilerinden özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden ülkenin güney ve batı kesimlerine gelen ve yaşları 8-50 arasında yoğunlaşan tarım çalışanları hiçbir kayıt olmadan, sosyal hakları verilmeden ve daha da önemlisi sektörde ‘simsar’ diye tabir edilen taşeronların insafına terk edilmektedirler.

Ülkemizin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne hayat vereceği konusunda büyük ümitlere sahip olduğumuz GAP’ın aşamalı olarak tamamlanması, yöredeki ekilebilir ve sulanabilir tarım alanlarının ve ürün çeşitliliğinin artması, sektördeki çalışanları sevindirmektedir. Sendikamız, anılan proje kapsamındaki genişleyen ekim alanları ve istihdam arzının artacağına inanıyoruz. Bu yönde örgütlenme ön çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam etmektedir.

Ülkemizdeki tarım işletmeleri daha çok küçük ve orta ölçekli işletmeler olduğu için sözkonusu işletmelerde sendikal örgütlenme yapabilmek için getirilen en az 30 işçi çalışıyor olma gerekliliği, örgütlenmenin önünde adeta bir set oluşturmaktadır. Örgütsüz ve işveren ve acımasız rekabet şartlarının insafına terk edilen tarım işçileri, asgari ücret ve altında çalıştırılmakta, hiçbir prim ve sosyal hakları bulunmamaktadır. Özel kesim tarım işletmelerinde çalışanlar daha çok geçici işçi statüsünde istihdam edilmektedirler. Öz Tarım-İş Sendikası, 57. Hükümet döneminde geçici çalışanlara kadro tahsisinde yapılan haksız uygulamalardan dolayı kadro imkanı alınamamıştır.

Halen, üyelerimizin büyük bir bölümü, tüm yıl boyunca ancak 2.5 ay ile 10 ay arasında çalışma imkanı bulmaktadırlar. Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ağırlıklı olarak 2.5 ay çalışan, hiçbir sağlık ve sosyal kuruma şemsiyesi altında olmayan tarım çalışanları, yılın beşte birinde çalıştıkları ile tüm yıl geçinmek zorunda kalmaktadırlar.

Bu arada, Tarım ve Orman işçilerinin örgütlenmelerine devam eden Tarım Orman-İş Sendikası’nın yoğun çalışmalarını yakından takip ediyor, kendilerini takdir ediyoruz.

 

 

K.K.T.C. KAMU-SEN SENDİKASI

KAMU YÖNETİMİ

sorunlar ve çözüm önerileri

Konfederasyonumuz üyesi ve KKTC’de faaliyet gösteren Kamu-Sen’in KKTC’deki kamu yönetimi ve sektörle ilgili yaşanan sorunları ve çözüm önerilerini içeren rapor aşağıda sunulmuştur;

K.K.T.C. Kamu Yönetimi bünyesinde örgütlü bulunan K.KTC Kamu Görevlileri Sendikası (Kamu-Sen)’nin ilgi alanına giren sorunları ana hatları ile aşağıya çıkarılan başlıklar altında toplamak mümkündür.

1- Kamu Yönetiminin yapısal sorunları,

2- Kamu hizmetlerinde görev yapan personelin mesleki eğitim sorunları,

3- Kamu Personelinin Sosyal, Ekonomik ve Mesleki Sorunları,

4- Örgütlenme sorunları,

Sendikamızın tamamen amatör bir anlayışla kıt kaynaklarla ve çok sınırlı insan gücü ile ilgilenmeye çalıştığı bu sorunların ortadan kaldırılmasına yönelik olarak ortaya koyduğu çalışmalarda, çalışma yaşamının sosyal taraflarından olan işveren genellikle ortaya koyduğu isteksizlik, hatta duyarsızlık çalışmaların verimli bir düzeyde sürdürülmesine önemli bir engel oluşturmaktadır.

Başlıklar halinde sıralanan Kamu Yönetimi Sektör sorunlarının neler olduğunu daha geniş bir şekilde şöyle ifade edebiliriz.

1- Yurttaşa etkin, çağdaş, hızlı, güler yüzlü ve yansız hizmet götürmek durumunda olan kamu kuruluşları hantal, bürokratik ve partizanlığa açık yapılanmaları nedeniyle istenilen hizmeti veremedikleri gibi finansmanı oldukça pahalı bir görünüm arz ettikleri açık bir gerçektir.

KAMU-SEN, köklü bir yeniden yapılanma ihtiyacı içerisinde bulunan kamu yönetiminde gerekli yasal ve yapısal düzenlemelerin yapılmasına yönelik olarak hazırlamakta olduğu önerileri ısrarla hükümetlerin gündemine taşımakta ve bu yönde kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak, kendine özgü bir sistem haline gelen kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması politik bir takım mülahazalardan dolayı mümkün olamamaktadır.

2. Kamu hizmetlerinde görev yapan personelin değişen koşullara ve ortaya çıkan ihtiyaçlara göre mesleki eğitimlerinin bir program çerçevesinde süreklilik kazanması gerektiği kuşkusuzdur. Sendikamız, personel eğitiminin önemine her vesile ile gündeme getirmekte ve zaman zaman kendi kıt olanakları içerisinde düzenlediği eğitsel etkinliklerle buna yönelik mütevazı katkılar ortaya koymaktadır.

3. Kamu yönetiminde görev yapan personelin sosyal, ekonomik ve mesleki sorunlarını ortadan kaldırmak amacıyla sendikamız yoğun bir çalışma sergilemektedir. Bu çerçevede tespit edilen ve çözümlenmesi istenen sorunlar, çözüm önerileri ile birlikte zaman zaman işveren durumundaki hükümete intikal ettirilmekte ve genellikle görüşmeler yoluyla sorunların çözümlenmesine azami gayret gösterilmektedir. Ancak bazı işkollarında anlaşmazlık durumlarında grev uygulamalarına gidildiğinde de belirtmekte fayda vardır.

Genel Yönetim Kurulumuzun göreve geldiği Mayıs 2002’den bu yana gündeme alınan ve çözümlenmeleri sağlanan başlıca sorunlar şunlardır;

- Kamu yönetiminde hizmet gören 1000’e yakın geçici personelin çıkarılan özel bir yasa altında kadrolanması, kademe içi ilerleme alması ve asaleten atanarak kadro ve çalışma güvenlikleri ile sosyal güvenliklerinin teminat altına alınması,

- Genel olarak tüm kamu görevlilerinin maaşlarının günün ekonomik koşullarına göre yeniden düzenlenmesi,

- Din görevlilerimizin baremlerinin yeniden düzenlenmesi,

- Posta Dairesi çalışanlarının kadro sorunlarının ortadan kaldırılması,

- Bazı kurum ve kuruluşlarda çalışan personelin terfi işlemlerinin yapılması,

- Kamu hizmetlerine yapılan personel alımlarında öngörülen kıstasların, daha adil hale getirilmesi için personel sınav tüzüğünün yeniden düzenlenmesi,

5. Kamu yönetiminde görev yapan personelin toplu sözleşme haklarının bulunmaması, tüm personelin özgürlük haklarının yasal güvence altında bulunması, aynı işkolunda gereğinden çok sendikal örgütün faaliyette bulunması ve sendikal bilinç eksikliği gibi nedenlerle kamu görevlileri arasında örgütlenme zorlukları yaşanmaktadır. Örgütlenme çalışmaları yapacak uygun ve yeterli durumda yöneticimizin bulunmaması da önemli bir sorun oluşturmaktadır.

KAMU-SEN, bütün bu olumsuzluklara rağmen, işyeri gezileri, eğitim seminerleri, HAK-İŞ tarafından sağlanan olanaklar ve diğer çalışmalar kapsamında örgütlenme çalışmalarına özel bir önem vermektedir.