TÜRKİYE EKONOMİSİNE GENEL BİR BAKIŞ

   

    2004 yılına girerken iktidarda güçlü bir hükümetin bulunması ekonomide iyimser beklentilere yol açmaktadır. Ancak ekonomide yaşanan kronik sorunlar tam olarak çözülmemiş  ve halen devam etmektedir. Bu kronik sorunları şöyle sıralayabiliriz;

-Yeterli yatırım yapılamıyor.

-İşsizlik azaltılamıyor.

-İstikrar programı uygulamasının uzun sürmesine bağlı olarak talep kısılmasının devamlı hale gelmesi özel sektörün yatırımının ve üretiminin durmasına neden oluyor. Bunun sonunda fakirlik artıyor.

-Yüksek reel faiz sadece kamu kaynaklarını emiyor. Gelir dağılımını bozuyor. Kamunun iç borçlanmasının sürekli hale gelmesi iç tasarrufların yatırıma ve üretime yönelmesini önlüyor.

-Halk ve Ziraat bankaları esnafı ve çiftçiyi kredilendiremiyor.

-Tarım politikalarında belirsizlik devam ediyor.

-Ülkenin döviz gelir gider hesabında (cari işlemler hesabında) açık giderek büyüyor.

-Eğitime, sağlığa, hukuka para ayrılamaması bu kesimlerde çöküşü hızlandırıyor.

-Kaynak bulamayan hükümet devamlı olarak vergileri artırarak halkın harcama gücünü azaltıyor.

-Toplam iç ve dış borçlarımız artmaya devam ederek 200 milyar dolara ulaşmıştır.

 

Bu temel kronik problemler çerçevesinde Türkiye fotoğrafına bakıldığında şu temel durum tespitlerinin yapılması gerekiyor. Türkiye’ni dünyadaki yerinin öncelikle belirlenmesi gerekiyor. Ancak bu tespitler üzerine politikalrın başarıları değerlendirilebilir.

 

Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi düşüktür.

 

     Bilindiği üzere bir ülkenin "insani bakımdan" gelişmişlik ölçüsünü belirlemek için üç şeye bakılmaktadır.

(1)    İnsanların sağlığı nasıl? Bir insan ortalama kaç yıl yaşıyor?

(2)    Okul çağındaki çocukların ne kadarı okula gidiyor? Eğitim düzeyi nedir?

(3) Kişi başına düşen milli gelir ne kadar? Satın alma gücü paritesi ile insanların harcama imkanı nedir?
      Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), her yıl bu üç temel göstergeye dayalı olarak ülkelerin "İnsani Gelişme Endeksi"ni belirlemektedir.     

      Buna göre Türkiye "insani gelişme" sıralamasında 2003 yılında 175 ülke arasında 96'ncı sıradadır.Türkiye bir yıl önceye göre 11 basamak gerilemiştir. 85'inci sıradan 96'ncı sıraya düşmüştür.
      2003 İnsani Gelişme Raporu incelendiğinde ; (1) Kişi başı milli gelirin düşük olması Türkiye'nin küme düşmesine yol açtığı görülmektedir. 2002 raporunda kişi başı gelir 6.974 dolardı. 2001 verilerine dayalı 2003 raporunda bu rakam 5.890 dolara gerilemiştir. Bu bir yılda yüzde 15 yoksullaşma işareti. (2) Yetişkinlerde okuma yazma oranı yükselirken, okul çağındakilerin okula devam oranı yüzde 62'den yüzde 60'a gerilemiştir.

 

2000’li yıllara 14 milyon yoksul ile girdik.

 

    Bilindiği üzere dünyada fakirlik ve açlık ölçüsü  günlük 1 dolardır. Günde 1 dolar ve daha az harcama yaparak yaşamını sürdürenler, "aç insanlar" yada "fakir insanlar" olarak adlandırılıyor.
    Devlet İstatistik Enstitüsü'nün açıklamalarına göre "Türkiye'de günde 1 dolar ve de daha az harcama yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan 14 milyon insan var. Buna göre Türkiye'de her 5 kişinin biri açlık sınırının altında yaşamaktadır.
   Türkiye’ de 2002 yılında
80 milyar dolar olan  toplam tüketim harcamalarının  "en fakir" yüzde 20'lik nüfus diliminden "en zengin" yüzde 20'lik nüfus dilimine göre dağılımına bakılacak olunursa;
    Her nüfus diliminde yaklaşık 14 milyon (13 milyon 925 bin) kişi var. En fakir yüzde 20'lik nüfus dilimindeki 3 milyon 290 aile, yılda 5.3 milyar dolar tüketim harcaması yapıyor. Bunun anlamı ; ülkemizde en fakir aileler yılda 1.625 dolar, ayda 235 dolar harcama ile yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu rakam tüketim için ailelerin günde 4.5 dolar harcayabildiğini gösterir. Aile halkı ortalama sayısı 4.3 dolayında olduğuna göre, Türkiye'de en fakir yüzde 20'lik nüfus grubundaki 3 milyon 290 bin ailenin yaklaşık 14 milyon üyesi günde 1 dolar veya daha az tüketim harcaması ile yaşamlarını sürdürmeye çabalamaktadır.
    İkinci yüzde 20'lik nüfus dilimindeki "az fakir" diye adlandırılan  14 milyon insanımız ise, günde 1.8 dolar dolayında tüketim harcaması yapabilmektedir. Ülkenin "orta direği" olan yüzde 20'lik üçüncü nüfus dilimindeki 14 milyon insanımızın da günlük ortalama tüketim harcaması 2.4 dolardır.
    Dördüncü gurup olan  "az zengin"ler ile, beşinci gurup "en zengin"lerin, yüzde 20'lik nüfus diliminde kişi başına günlük tüketim harcaması, 3.3 dolar ile 7.0 dolar olarak görülmekte ise de bu gruptaki insanlarımızın tüketim harcamaları kayıt dışılık göz önüne alındığında bu rakamlardan daha yüksek olduğu bir gerçektir.Çünkü bu gruplarda anketlerden gizlenen gelir ve tüketim  miktarları vardır.


Milli  gelirin paylaşımı adaletsiz

 

   DİE rakamlarına göre 2002 yılında Türkiye nüfusunun en zengin yüzde 20'lik diliminde 14 milyon kişi veya 3.2 milyon aile, Türkiye'deki toplam harcanabilir gelirin yüzde 38.2'sini, en fakir yüzde 20'lik dilimdekiler yüzde 9.3'ünü paylaşıyor

   Ayrıca en zengin yüzde 20'lik nüfus dilimindeki 14 milyon kişi veya 3.2 milyon aile toplam harcamaların yüzde 45'ini yaparken, en fakir yüzde 20'lik dilimdekiler toplam harcamaların yüzde 6.7'sini yapabiliyor.

 

 Kayıt dışı ekonomi ve kayıt dışı istihdam azaltılamamaktadır.

 

   Bugün ekonomide Yaratılan Her 100 Milyon Liranın 40 Milyon Lirası kayıt dışıdır. Kayıt dışı ekonomi, bütün ülkelerde yaşanan ve dünyada 80’li yıllardan itibaren büyüme hızı artmış bir sorundur.

  Ancak, Türkiye’de kayıt dışı ekonomi çok gelişmiştir ve DPT’de yapılan bir araştırmaya göre kayıtlı ekonominin % 66’sı büyüklüğüne ulaşmıştır. Bu oran 1985 yılında % 38 düzeyinde bulunuyordu.Söz konusu araştırmaya göre 2001 yılı kayıtlı GSMH büyüklüğü 179.5 katrilyon TL iken, kayıtdışı GSMH 118.9 katrilyon TL’dir. Buna göre ulusal ekonomimizin % 40’ı kayıt dışındadır

   Kayıtlı ekonominin resmi GSMH’ya oranına ilişkin % 66 oranını, Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu’nun “Türk Vergi Sistemi” Raporu da desteklemektedir. Anılan raporda, Türkiye’de bu oranın % 54-61 düzeyinde bulunduğu, oysa gelişmiş ülkeler ortalamasının % 15, gelişmekte olan ülkeler ortalamasının % 30 olduğu belirtilmiştir

   Kayıtdışı ekonomi, belirli ölçüler içinde ekonomileri şoklara karşı koruyan bir faktör olarak kabul edilmekle birlikte, Türkiye’de kontrolden çıkarak kalkınmayı engelleyen boyutlara ulaşmıştır.

 

   Bunun yanında Her 10 İşçiden 4’ü kayıt dışında İstihdam Edilmektedir. Ülkemizde SSK’ya kayıtlı işçi sayısı 5 milyon 300 bin kişi iken, DİE verilerinden, 3 milyon 400 bin kayıt dışı işçi bulunduğu hesaplanmaktadır. Ayrıca, önemli sayıda yabancı kaçak işçi faaliyet göstermektedir . Kayıt dışı ekonomiyi ve kayıt dışı istihdamı bu ölçülere getiren temel neden aşırı vergi ve sigorta pirim yükü yanında ,  örgütlenme önündeki engellerdir.

 

 

 

 

Üretim artmakta ancak reel ücretler düşmektedir

 

     Bilindiği üzere Türkiye'de sanayi üretiminin  yaklaşık yüzde 70'ini gerçekleştiren 918 işyerinden 403 maddenin üretim rakamları DİE tarafından derlenmektedir ve 1997 yılı üretimi 100 kabul edilmektedir.

     Buna göre 2003 yılı mayıs ayı imalat sanayi üretim endeksi 109.8 dir. Bu oran 1999 yılından bu yana görülen en yüksek aylık üretim oranıdır.

     Aynı şekilde yılın diğer aylarındaki endeks rakamları da geçmiş yılların en iyi üretim eğilimini ortaya koymaktadır.
     

İmalat Sanayii Üretim Endeksi (1997 = 100)

 

2003

2002

2001

2000

1999

Ocak

101.3

85.5

87.6

81.5

78.4

Şubat

86.0

81.9

86.1

90.5

85.1

Mart

107.7

101.1

83.5

90.2

90.7

Nisan

104.1

99.1

84.9

95.6

93.7

Mayıs

109.8

104.5

92.5

102.6

100.4

Yıllık ortalama

 

99.3

89.7

99.4

94.0

     
    Bunun yanında, İmalat sanayiinde çalışılan saat başına ücret ve de çalışan kişi başına kazanç rakamları DİE tarafından derlenmekte ve üçer aylık dönemler itibariyle yayınlanmaktadır.
     1997 yılı ücret ve kazançları 100 kabul edilerek değişim endeks rakamlarına yansıtılıyor. Enflasyon köpüğü, ücretlerden temizlenince de reel ücret ve kazanç endeksleri ortaya çıkmaktadır.
     

İmalat Sanayii Üretiminde Çalışan Kişi Başına Reel Kazanç Endeksi (1997 = 100)

Birinci Üç Aylık Dönem

 

Kamu

Özel

Toplam

Yıllık Ortalama

2003

116.9

79.2

82.2

-

2002

121.0

82.8

87.0

87.8

2001

141.8

99.0

105.3

94.6

2000

138.3

106.6

111.2

110.2

1999

114.7

111.2

110.8

108.5

     
     Buna göre, 2003 yılı birinci üç ayında imalat sanayiinde üretimde çalışanların reel kazancında gerileme görülmektedir. Kamu ve Özel sektör çalışanlarının 1997 yılında 100 olan reel kazancı 2003 yılının ilk üç aylık döneminde özel sektörde 79.2'ye gerilemiş durumdadır. Kamu ve özel çalışanlarının durumu birlikte ele alındığında imalat sanayiinde çalışanların 1999 yılının ilk üç ayında 110.8 olan kazanç endeksinin 2003 yılında 82.2'ye gerilediği görülmektedir. Açık anlatımıyla çalışanlar üretim artışından yararlanamamakta ve üretimin artmasına karşın çalışanların refahı gerilemektedir.
     

Verimlilik artışı ile ilgili proje geliştirmeliyiz

 

    Verimlilik, aynı girdilerle daha fazla katma değer yaratmak demektir. Aynı insan ve aynı makineyle daha fazla üretmek demektir. IMF destekli istikrar programı, Türkiye'de enflasyonsuz büyümenin verimlilik artışına dayalı olarak gerçekleşeceğini varsaymaktadır.
     Halbuki ülkemizde genel olarak verimlilik, gelişmiş ülkelere göre 3 - 4 kat daha düşüktür. Sektörler itibariyle verimlilik ölçüleri farklıdır. Türk ekonomisinde büyük ağırlığı olan hazır giyim, gıda, ayakkabı, ağaç mobilya gibi emek yoğun sektörlerde verimlilik çok  düşüktür. Halbuki bu sektörler, Türkiye'nin toplam ihracatında büyük ağırlığı olan sektörlerdir.
     Ülkeler arasında verimlilik karşılaştırmalarında kullanılan gösterge milli gelirin (GSYİH) çalışan toplam nüfusa bölünmesiyle bulunan rakamdır.

     Milli Prodüktivite Merkezi'ne göre, Türkiye'de çalışan kişi başına verimlilik 6.202 dolardır. Avrupa Birliği ülkelerinde 22.144 dolar. Yunanistan'da 14.989 dolar. Türkiye'de çalışan kişi başı yaratılan katma değer 6.202 dolar olunca, işçinin payına düşen ücret de, müteşebbisin kârı da düşük olmaktadır

 

İthalat ihracattan daha fazla artıyor


     İhracatımız artıyor ancak,  ithalat daha fazla artıyor.
     İhracatçı "dışsatımı" artırdıkça, yurda daha çok döviz getirdikçe döviz ucuzlamakta, dövizi ucuz alanlar ise daha çok ithalat yapmaktadırlar. İhracat geliri ile ithalat gideri arasındaki farkı gösteren "dış ticaret açığı" hızla büyümektedir.
     2003 Şubat ayından önceki 12 aylık dönemde dış ticaret açığımız 16.4 milyar dolara yükseldi. 2002 yılı Şubat ayından önceki 12 aylık dönemde ise açık sadece 8.5 milyar dolardı.
     16.4 milyar dolarlık açık çok büyük açıktır. Tehlikeli bir açıktır. 2000 yılında, 12 ayda, dış ticaret açığımız 22.4 milyar dolara ulaştığı için krize girdik. IMF programı çöktü. Dolar fiyatı iki misline çıkmıştı.
     
Devlet İstatistik Enstitüsünün , 2003 yılının ilk iki ayındaki ihracat ve ithalat rakamlarını geçen yılın aynı dönemindeki rakamlarla karşılaştırıldığında ihracat gelirindeki artış yüzde 21.1 oranındadır. Buna karşılık ithalat giderindeki artış yüzde 27 oranında olmuş ve dolayısıyla  dış ticaret açığı yüzde 49.7 oranında büyümüştür.
     

 

 

Banka hortumlamaları

 

   2003 yılı ekim ayı itibari ile bugüne kadar kamu kaynaklarından kamu bankalarına 21.9 milyar dolar, özel bankalara 21.7 milyar dolar olmak üzere toplam 43.6 milyar dolar para akıtılmıştır.70 milyon insanımızın ödediği vergiler banka hortumcularına gitmiştir.

  Bunun yanında batırılan ve hortumlanan bankaların sahipleri kanun olmadığı için değil, kanun uygulanmadığı için yeterli cezayı görmemekte ve hukuk sistemini tartışılır hale getirmektedir.
    Bankalar Kanunu'nda nerede ise her özel durum için bir değişiklik yapıldı. İcra İflas Kanunu değiştirildi. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu değiştirildi. Ancak kötü niyetli, yanlış uygulamalarda kanun ne yazıkki işlemiyor.
    Sonuçta Türkiye’de "banka sistemi" sağlığa kavuşamıyor. Doğru dürüst çalışan bankalar, kötü niyetliler için ve yanlış yapanlar için kanun uygulanmadığından, haksız rekabet ortamında gelişemiyor. Önlerini göremedikleri, kanuna güvenemedikleri için namuslu banka sahipleri bankalarını büyütme riskini göze alamamakta ve ekonomi kan kaybetmektedir.

 

 

 

 

 

 

EKONOMİK KRİZLER VE İSTİHDAM POLİTİKALARI 

 

 

       Ekonomik durgunluğa bağlı olarak işsizlik, tüm dünyada önemi giderek artan bir sorun haline gelmiştir. 2000 yılından bu yana dünyadaki toplam işsiz sayısı 20 milyon artarak yaklaşık olarak 180 milyona ulaşmıştır. Bu rakama düzenli ve yeterli çalışmayanları da eklersek 500 milyon insan ya hiç çalışmamakta ya da eksik çalışmaktadır. Dolayısıyla işsizlik daha uzun süre tüm ülkelerin en önemli sorunlarının başında gelmeye devam edecektir.

 

       Ülkemizde, 1990’lı yıllar, yüksek enflasyonun kesintisiz hüküm sürdüğü, büyüme hızında önemli dalgalanmaların meydana geldiği ve ortalama büyüme hızının geçmiş dönemler düzeyinin altında kaldığı yıllar olmuştur. Yine dalgalanma göstermekle beraber reel faiz haddinin ve kamu kesimi borçlanma gereksiniminin giderek yükseldiği ve dönemin sonlarına doğru kamu maliyesinde, reel faizlerin kamu kesiminin borçlanma ihtiyacını daha da artırması nedeniyle bir borç-faiz kısır döngüsünün ortaya çıktığı bir dönem olmuştur.

 

       1990’lı yıllar başka önemli bir gelişmenin, küresel ve rekabetçi ekonominin gittikçe ağırlığını hissettirdiği ve hükümetlerin ekonomik politikalarının sınandığı yıllar oldu. 1994 yılında patlak veren ve ülke içindeki gelişmelerden kaynaklanan kriz, Uzak Asya ülkelerinde ve Rusya’da ortaya çıkan ve aslında dünyadaki genel ekonomik durumla bağlantılı krizlerin 1999 yılı başlarında Türkiye’ye yansımaları, 1999 yılında meydana gelen depremler, ekonomide var olan kırılganlığı daha da artırdı. 1999 yılı sonunda uygulanmaya konan IMF destekli sözde istikrar programı, döviz çıpası uygulamasının yol açtığı sarsıntılar sonucunda 2000 yılı sonlarında tıkandı. 2001 yılı Şubat ayında yapılan büyük devalüasyon ve dalgalı kur’a geçişle beraber IMF istikrar programına son verildi. Bunun hemen ardından gelen ve GSMH’nın % 10’dan fazla küçüldüğü kriz ise, hem ekonomiye hem de istihdama etkileri açısından 1950’lerden bu yana yaşanan en ciddi kriz oldu.

 

       Krizle beraber kapanan onbinlerce işyeri ve sokağa bırakılan bir milyondan fazla işçi nedeniyle işgücünün % 35’i yenilenmiştir.Bununla beraber reel ücretler düşmüştür.

 

       Krizin etkileri uygulanan sıkı ekonomik politikalar sayesinde 2002 yılında hem sanayi üretiminde ve ihracatta artışa neden olmuş, aynı zamanda üretim girdilerine bağlı ithalattaki yükseliş ekonomide % 7,8 bir büyümeye neden olmuştur. 3 Kasım Seçimleri sonrası piyasalarda yaşanan güven ve siyasi istikrar nedeniyle ekonomideki büyüme 2003 yılında da devam etmiştir. Ancak, ekonomik büyümeye rağmen, istihdamda herhangi bir artış yaşanmamıştır. 2000 yılında 1,5 milyon, 2001 yılında 1.6 milyon  olan işsiz sayısı 2003 yılı II.Dönem verilerine göre yaklaşık 2,5 milyona ulaşmıştır.

      

       İşgücü piyasasına ilişkin güvenli verilerin bulunabildiği 1988 ile 1998 yılları arasında toplam istihdam (12 yaş ve üzeri) yılda ortalama 1,5 artışla 18 milyondan 22 milyona çıkmıştır. Gene aynı dönem içinde işgücünün ana bölümünün geldiği 20-54 yaş grubunda artış oranı yüzde 3’ü aşmıştır. Dolayısıyla yüzde 4’lük bir büyüme oranının yarattığı istihdam artışı, nüfusun ana kesiminin istihdamını sağlamada yetersiz kalmıştır. Son yaşanan krizlerle beraber durum daha vahim hale gelmiştir. İstihdam 1988-2003 (Haziran ayı itibariyle) dönemini içeren 16 yılda 18 milyondan 21 milyon 696 bin kişiye çıkmıştır. Buna karşın çalışabilir nüfus 34 milyondan 48,8 milyona çıkmıştır. Sonuç olarak, son on beş yılda istihdam oranı yüzde 52,6’dan yüzde 44,5’e düşmüştür. 

 

        Siyasi istikrarsızlık , piyasalarda yaşanan güven bunalımı ,yüksek enflasyon, döviz kurlarındaki dalgalanmalar, yere sağlam basmayan bankacılık sektörü, aşırı yüksek reel faiz oranları  ve kısa dönemli uluslararası sermaye hareketlerinin getirdiği sonuçlar yatırımlar için elverişli  bir ortam yaratmadığından, ekonominin artan nüfusu emebilecek bir istihdam kapasitesi de yaratılamamıştır.

 

İstihdam Verileri

 

 

2003 Yılı

(bin kişi)

  2003 Yılı

(%)

         Çalışma Çağındaki Nüfus

48,799

 

İstihdam

 

 

    Türkiye

21.696

44.5

         Kent

11.286

37.8

         Kır

10.410

55,0

Eksik İstihdam

 

 

    Türkiye

1.113

4.6

       Kent

585

4.5

       Kır

528

4.7

                                  * 2003-II.Dönem, DİE (HİA)

 

 

 

İşgücünün yapısı ve iş gücüne katılma oranı

      İşgücü, istihdam edilenler ile işsizlerin oluşturduğu nüfustur. Yani nüfusun çalışan ve iş arayan kesimidir. Belli bir dönemdeki işgücünün 15 ve daha yukarı yaş nüfus içindeki  oranı işgücüne katılma oranını (İKO) vermektedir. Nüfusun yaş yapısı, yaşlı nüfus ve genç nüfusun  toplam nüfusa oranları, okullaşma oranı, gelir düzeyi ve işgücü talebi kırsal ve kentsel bölgelerdeki yerleşme oranları işgücüne katılma oranını etkilemektedir. İşgücünün yapısını sayısal olarak belirleyen yukarıdaki etmenlerin yanında nitelik olarak belirleyen etken ise eğitimdir. Eğitime yapılan yatırım işgücünün niteliğini artırmakta, niteliğin artması ise verimlilik ve üretim artışını beraberinde getirmektedir.

      2003 yılı II. Dönem HİA sonuçlarına göre, 15 ve yukarı yaştaki nüfus 48 milyon 799 bin kişidir. İşgücüne katılım oranı toplamda bir önceki yılın aynı dönemine göre % 50.6’dan % 49.4’e, kentsel yerlerde % 44.6’dan % 43.5’e, kırsal yerlerde ise % 59.8’den % 58.8’e gerilemiştir. Aynı dönemde, işgücüne katılma oranı erkeklerde % 72.7’den % 71.2’ye, kadınlarda % 28.8’den % 27.9’a düşmüştür.

      Bu durum, insan gücü kaynaklarının tam ve verimli kullanılmadığını, nüfusun yarısından fazlasının bağımlı durumda bulunduğunu, “özellikle de kadınlarda İKO’nun çok düşük olduğunu göstermektedir. 1950’lerde başlayan işgücüne katılma oranındaki düşme devam etmektedir. Burada şu eğilimler saptanabilir:

 

·        Kırsal kesimdeki İKO kentsel İKO’dan daha yüksektir;

·        Erkeklerde İKO kadınlarınkinden daha yüksektir;

·        İKO açısından kadın-erkek farklılaşması kırsal alanlara göre kentlerde daha büyüktür.

      Türkiye’de genelde işgücü ve istihdam oranının düşük olmasının nedenleri, yüksek nüfus artış hızı, sermaye birikiminin yetersizliği, kamu ve özel sektör yatırımlarının yeterince artırılamaması, işgücünün niteliğinin sanayi ve hizmetler sektörünün ihtiyaçlarına uygun olmaması, meslek eğitimi ile işgücü piyasası arasındaki uyumsuzluk, hızla değişen teknoloji ve giderek artan rekabet ortamında daha nitelikli işgücüne ihtiyaç duyulmasıdır.

       Kadınlarda işgücüne katılım oranı, eğitim ve geleceğe dair umut düzeylerinin düşük olması, sosyo-kültürel nedenlerden dolayı daha çok ev kadınlığını üstlenmeleri, çocuk ve yaşlı bakımından ve ev işlerinden sorumlu olmaları, gerek toplumun gerekse işverenlerin belli roller yüklemeleri nedenlerinden dolayı düşük kalmakta ve kadınlar çalışma hayatının dışına itilmektedir. Gelişme sürecinde gözlenen, kadınların işgücüne katılım oranlarının U şeklinde olmasıdır. Başlangıçta bu oran tarım ve ücretsiz aile işçiliği nedeniyle çok yüksek olmuştur. Kırdan kente göçle beraber İKO hızla düşmeye başlar. Daha sonra kadınların eğitim düzeyinin artmasıyla İKO yeniden artmaya başlar. Eğitim ve özellikle meslek eğitimi düzeyi yükseldikçe işgücüne katılma oranı yükselmektedir. Bu durum özellikle yüksek öğrenim görmüş kadınlar açısından daha da belirgindir.

 

Eğitim ve işgücü

 

1980’lerin sonunda okuma yazma bilmeyenler toplam nüfusun yüzde 22.2’sini, kentlerde yaşayanların da yüzde 16.1’ini oluşturmaktaydı. On yıl sonra bu yüzdeler sırasıyla 15 ve 9.7 olmuştur. 20. yüzyıl kapanırken ülkede kabaca her 4.6 kadından biri ve her 17.7 erkekten biri okuma yazma bilmiyordu. On yıl önce ise bu oranlar sırasıyla 3’te bir ve 9.6’da birdi. 1980’lerin sonunda erkeklerin ortalama öğrenim görme süresi 5.7 yıl iken kadınlarınki 3.9 idi. 90’ların sonunda ise bu süreler sırasıyla 6.8 ve 5.3’e çıkmıştır. 2002 yılı sonu itibariyle okuma-yazma oranı erkeklerde % 95.3, kadınlarda % 79.9 olmak üzere toplamda % 87.5 olmuştur.

 

Eğitimde Sayısal Gelişmeler

 

 

1995-1996

 

1999-2000

 

2000-2005 (1)

Eğitim Dereceleri

 

Öğrenci               Sayısı    (‘000)

 

OkullaşmaOranı    (%)

 

Öğrenci Sayısı (‘000)

 

Okullaşma Oranı          ( %)

 

Öğrenci Sayısı (‘000)

 

Okullaşma

Oranı (%)

Okul Öncesi Eğitim

  199

     7,7

252

9,8

  690

25,0

İlköğretim

9.564

   89,8

10.053

97,6

10.328

100,0

Ortaöğretim

2.223