Dünya Panoraması ve Dünya Sistemindeki Yeni Eğilimler

Özellikle son 10 yılda küresel nitelikte bir dizi gelişmeler oldu. Önce Sovyetler sistemi çöktü, Ardından, Yeni Dünya Düzeni ile Küreselleşme kavramları gündem maddeleri ve tartışma konuları oldu. Sonra Üçüncü Bin Yıla giriş heyecanı yaşandı. Bu olayların hiçbiri, ulusal karakterli olmayıp, küresel karakterli olmuştur. Bunlar Dünyada yeni bir heyecanın ve yeni bir beklentinin adresleri oldular. Dolayısıyle bu  konularda aleyhte yapılan tartışmalara ve argümanlara kulak tıkandı. Ancak kısa sürede görüldü ki karamsarlık da iyimserlik kadar gerçek bir durumdur.

Yeni bir dünya beklentisi, müreffeh bir dünya, barışçıl bir dünya beklentisi çabuk kayboldu. Çünkü, bu olayların sonuçları maalesef çok pozitif olamamıştır.

Sovyetler sisteminin çöküşüyle ortaya fakirlik fotoğrafı çıktı. Böylece Demir perdenin gizlediği fakirlik su yüzüne çıktı. Sovyet ülkeleri, demir perdeden sonra önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak bu ülkelerde fakirlik hala önemli bir gösterge durumundadır. Bu ülkeler, demokratikleşme ve haklar ve özgürlükler konularında ilerlemeler kaydetmelerine rağmen, önemli problemleri bulunmaktadır.

Yeni düzen iddiası olumsuz bir görüntü sergiledi. Yeni dünya düzeni adına düzensizlikleri ifade etmek için ya da bir hegemonya adına bir düzeni belirtmek için kullanılmaya başlandı. Dünya, iki kutuptan tek kutuba geçmesine, nükleer kabustan kurtulmaya ve rejim propagandaların ortadan kalkmasına sevinemedi.

Dünyadaki köklü değişiklikler sorucu açılan pandoranın kutusundan bir dizi savaşlar çıktı. Körfez Savaşı, Ermenistan saldırısı, Sırp saldırısı, Çeçenistan Savaşı Bosna-Hersek Savaşı, Kosova Savaşı, Afganistan ve tekrar Körfez Savaşı gibi. Bu savaşların ortak özelliği Türkiye’nin çevresindeki coğrafyada olmasıdır. Savaşların bir diğer ilginç yanı, tek kalan süper göçün bu savaşların taraf ve muhatabı olmasıdır.

Küreselleşme ise, ülkeleri, hakları ve bireyleri sürece katmayı başaramadı. Aksine, küreselleşme, zaten geri kalmış ülkeleri, geri kalmış halkları ve fakir bireyleri daha da dışlayan bir seyir izlemektedir. Çünkü küreselleşme, Neo-liberal ideolojisin prensipleri ve öğretileri doğrultusunda geliştirilmeye çalışılıyor. Oysa dünyanın bugün içinde bulunduğu durum ve gerçek, Neo-liberal öğretiler ile çok fazla örtüşmemektedir.

Dünya, karnını doyurmaya, temiz içecek su bulmaya, temel sağlık ve eğitim hizmetleri elde etmeye çalışıyor. Bu nedenle temel Neo-liberal öğretilerin ve politikalar, dünya nüfusunun en az 2/3’si için bir lüks ve fantezi olarak kalmadığın görülmektedir.

Çünkü bu gemalmaz ideoloji;

- Her alanda deregulasyonu (kuralsızlaştırmayı)u,

- Kamu hizmetlerinin bitirilmesini,

- Sınırsız bir özelleştirmeyi,

- Sermayenin sınırsız mobilitesini istemektedir.

Dünya, bu lüksü ve fanteziyi kaldıramadığı için her geçen gün küreselleşme karşıtlığı güçlenmektedir. Küreselleşme başlangıçta engel tanımaz gibi görünüyordu, ancak şimdi küreselleşme, yoğun güvenlik çemberi içinde yani fildişi kulelerine taşınmaya başlanmıştır. Küreselleşme karşıtlığı ve Anti-Mailik, bir istisna olmaktan çıkıp, bütün dünyada örgütlü bir oluşum ve güç haline gelmeye başladı. Prag, Katar, Porto Alegra, Evian, Roma, Cancun ve Davos, yani küreselleşmenin konuşulduğu her yerde Küreselleşmeye karşı örgütlü bir güç gelişmektedir.

 

Orta Doğu, Irak, Filistin

Orta Doğu, Dünya politikasındaki sıcak yerini sürekli korumaktadır. Orta Doğu’da son yarım yüzyıldır savaşlar eksik olmuyor. Dolayısıyla, Orta Doğu hiç dinmeyen bir sızı olmaktadır.  Bu savaşların odağında da İsrail bulunmaktadır.

Filistin: İsrail-Filistin çatışması, bazı iyimser periyotlara rağmen, insanlık dramı olmaya devam ediyor. Herkes barışın tesis edilmesini çok arzu etmesine rağmen, öyle görünüyor ki, yakın zaman içinde iyimser olacak işaretler ortaya çıkmış değil. Her şeyden önce taraflar arasında bir denge yok. İsrail’in sahip olduğu imkanlarla Filistin’in sahip olduğu imkanlar çok farklı. Daha doğrusu, İsrail’in var, Filistin’in yok. Durum bu olunca, sonuç bir insanlık dramı oluyor.

HAK-İŞ, öteden beri bu sorunun barışçıl olarak çözülmesi için katkılar sağlamaya çalışmakta ve sivil girişimleri desteklemektedir. HAK-İŞ, çatışmaların en çok yoğunlaştığı, Mayıs 2002 tarihinde İsrail’in bütün Filistin’i işgal edip, Yaser Arafat’ı ölüme mahkum ettiği bir zamanda Türk Sivil Girişim heyetinde yer almıştır. HAK-İŞ Genel Başkanı Salim Uslu, bir sivil barış girişiminde yer alarak İsrail ve Filistin’e gitmiştir. Sivil Barış Girişimi Heyeti, İsrailli ve Filistinli devlet yetkileri, sivil toplum örgütleri ve sendika liderleri ile görüşmüştür. Bu ve benzeri sivil girişimlerin de katkısıyla İsrail baskı ve saldırıları önemli oranda azalmıştır.

Irak: Irak ise bölgenin kronikleşen bir diğer problemi olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, dünyadaki güçler, Irak’ın rolünü tanımlamakta zorlanmaktadırlar. Bu güçler, Irak’ın geleceğine ilişkin flu bir fotoğraf görmektedirler.

Irak’a karşı her türlü politika denendi ise de yine de Dünyanın Irak politikası netleşmemiştir. 10 yıllık Irak-İran Savaşı, Irak’ın Kuveyt’i işgali, Körfez Savaşı (I), 13 yıllık sıkı bir ambargo, Körfez Savaşı (II), Amerikan valisi sistemi, dünyanın Irak politikasının karnesini oluşturuyor. Irak’ın geleceği konusunda iyimser olunamadığı gibi, komşu ülkeleri, Arap Ülkeleri ve Orta Doğu bu durumdan yakından ve doğrudan dünya ise dolaylı olarak etkilenmektedir.

Etkilenen ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir. Bu süreçlerde Türkiye ağırlıklı olarak, barıştan yana bir tavır sergilemeye çalışmıştır. Ancak bu çabalar, Amerikan politikasının üstüne geçememiştir. Türkiye, Irak politikasında açık tavrını artırmalıdır. Türkiye, bölgenin en güçlü ülkesidir. Irak’ın komşusu ve dostu bir ülkedir. NATO’nun müttefikidir de. Dolayısıyle Türkiye, bu dengeleri açıklıkla kuracak tek ülkedir.

HAK-İŞ olarak, Irak sorununda başından beri sivil girişimin ve barışçıl girişimlerin önemine ve rolüne inanmaktadır. Bu bağlamda, HAK-İŞ, Türkiye’nin komşusu olan Irak’ta bu sorunun giderilmesi için sivil girişimlerini sürdüregelmiştir. Bu son kriz de de sivil ve barışçıl girişimi gerçekleştirmiştir.

Irak’a saldırının hemen öncesinde HAK-İŞ Genel Sekreteri H. Ferudun Tankut başkanlığında bir HAK-İŞ Heyeti, Şam’a giderek Uluslar arası Arap İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun Bölgesel Barış ve Sendikalar konulu bir konferansına katılmıştır. Konferansta sorunun barışçıl yolla çözümü ve sivil girişimlerin artırılması yönünde bütün dünyaya ve uluslar arası sendikal harekete gönderilen bir bildiri yayınlanmıştır.

HAK-İŞ, ayrıca savaş öncesinde Türkiye’de, diğer sendikal kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri ile birlikte savaş karşıtı eylemlerde öncülük etmiştir.

 

Kıbrıs

Kıbrıs Sorunu, gerek dünya ve gerekse AB gündeminde sürekli olarak yerini ve sıcaklığını sürekli korumayı başarmaktadır. Kıbrıs sorunu, kendine has bir sorun olduğundan Kıbrıs’ta dengelerin kurulması da o denli zor oluyor. Hiç şüphe yok ki, Kıbrıs, stratejik bir öneme sahiptir. Bu önemden dolayıdır ki, dünyadaki sayısız irili ufaklı problemlere rağmen, BM’nin birincil ilgi odağıdır. Her BM Genel Sekreterinin adeta bir test noktasıdır. Her BM Genel Sekreteri kendi soyadları ile anılan Kıbrıs Raporları üretme ihtiyacını hissetmektedir. Gali Önlemler Dizisi, Annan Planı gibi. Kıbrıs’daki özel temsilciler dünyaca tanıma ve ünlenme imkanını elde ederler. Son olarak, De Soto’nun olduğu gibi.  Kıbrıs sorununda durum tespitinin yapılması, çözüm için önemlidir, çözümsüzlük için bir şart olması için değildir.

Kıbrıs sorunu, Türkiye, Yunanistan, KKTC, Rum Kesimi, İngiltere, ABD ve BM üçgeninde seyrederken, son yıllarda yeni bir aktör olarak AB sahneye çıktı. AB’nin Kıbrıs yaklaşımı ise ne pahasına olursa olsun koparma şeklinde görülüyor. Bu yönde de önemli adımlar attı. Kıbrıs Rum Kesimi ile Kıbrıs adına AB’ye üyelik antlaşmasını yaptı. Kıbrıs Rum Kesimi, Mayıs 2004’ten itibaren Kıbrıs adına AB’nin üyesi olacak.

Ancak AB zaman içinde bu politikanın pek de başarılı olmadığını hissetmiş görünüyor. AB başlangıçta KKTC’nin, AB üyeliğinden heyecanlanıp hızlı bir çözümü onaylayacağını düşündü, ancak olmadı. Annan Planı devreye girdi. O da şimdilik olmadı. AB, hevesine kurban giderek Kıbrıs’ı şimdi fiilen ve hukuken ikiye bölmüş oldu. Bugüne kadar olanın adını koymuş olacak.

Türkiye ise, yeni hükümeti ile Kıbrıs’ta köklü politika değişikliği yapacağı iddiasında bulundu. Ancak hükümet 1 yıllık süreç sonunda seyircilik rolüne bürünmüş görünüyor.

HAK-İŞ, Kıbrıs sorunu ile yakından ilgilenmektedir. Kıbrıs konusunun daha iyi aşamalara taşınması için sivil barış girişimlerine büyük önem vermektedir. Bu bağlamda konunun birlikte tartışılmasına inanmaktadır. HAK-İŞ bu doğrultuda hareket ederek, sendikal alanda Türk-Yunan ve Kıbrıs’lı Türk ve Yunan sendikacılarla ortak platformlarda konuyu tartışmaya özel bir önem vermektedir.

HAK-İŞ, Atina’da Türk-Yunan ve Kıbrıslı Türk ve Yunan sendikalarını buluşturan ortak bir platformda yer almıştır. Bu platformda Türkiye’nin AB üyeliği, Kıbrıs’ın AB üyeliği ve Irak sorunu birlikte değerlendirilmiştir. Bu çerçevede Kıbrıs sorunun sivil girişimlerle sonuçlanması konusunda ortak kararlılık sergilenmiştir. Platform, ortak bir sivil barış girişimi bildirgesi yayınlanmıştır.

HAK-İŞ, ayrıca konu ile ilgili olarak, diğer sivil toplum örgütleriyle birlikte hareket etmeye ve ortak girişimlerde bulunmaya da önem vermektedir. Bu çerçevede TESEV öncülüğünde Kıbrıs’ın her iki tarafıyla görüşmeler yapmak doğrultusunda Aralık seçimleri öncesinde Kıbrıs’ta fact finding mission (bilgi toplama) sivil girişim heyetine katılmıştır.

Kıbrıs’ta gelinen noktada şu çok açık bir gerçektir. Kıbrıs ile ilgilenen siyasi aktörler heveslerini çabuk ortaya koymaktadır. Bu durum, ileri bir çözümü kilitlemektedir. Ancak her şeye rağmen, Kıbrıs sorununu, şablonlardan ve formüllerden uzak yeniden değerlendirmek gerekir. Her sorunun olduğu gibi, bu sorunun da çözümü ya da çözümlerinin olması mümkündür.

 

Avrupa Birliği

Avrupa Birliği entegrasyonu,  sürekli gelişmekte güçlenmekte ve nihai hedef olan siyasi birliğe doğru ilerlemektedir. AB yoğun bir çalışma içerisinde projesini tamamlama gayretinde bulunmaktadır.

AB entegrasyon süreci, 50 yıldır önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak entegrasyonun gelinen sürecinde önemli eksiklikleri bulunmaktadır. Bu eksiklikleri şöyle sıralamak mümkündür:

- AB genişlemesini tamamlayamamış, dolayısıyla sınırlarına ulaşamamıştır.

- AB’nin bir ordusu yoktur, dolayısıyla, güvenlik politikası havada bulunmaktadır.

- AB’nin dış politikası güçlendirilmemiştir, dolayısıyla, AB dışarıda tek ses değildir.

- AB’nin iç politikası güçlendirilmemiştir, dolayısıyla, Tek Pazara ve Schengen’e rağmen, tek bir polisi yoktur.

AB’nin bir Anayasası yoktur, dolayısıyla, tek bir devlete ulaşamamıştır.

Ancak AB, Tek Avrupa yolunda sembolik önemi büyük olan Tek Para Birliğine birkaç ülke hariç geçmeyi başarmıştır. Euro, ulusal paraların yerine geçmiştir. Ardından Anayasa hazırlıklarını başlatmıştır. Anayasasının hazırlanması fikri, Siyasi Birliğe varış yönünde önemli bir kilometre taşını ve önemli bir siyasi simgeyi oluşturmaktadır. AB Anayasının ilk taslağı hazırlanmıştır. Taslak metni AB devlet Başkanları tarafından tartışılmaktadır. Eğer taslak kabul edilirse, AB 2004’ten itibaren bir Anayasaya sahip olacaktır.

AB ayrıca sürekli genişliyor. Ancak Doğu Avrupa’nın yıkılmasıyla birlikte AB’nin kitlesel genişlemesi ortaya çıktı. Buna göre, AB’nin sadece bir yada birkaç ülkeyi değil, bir büyük bölge olan Orta ve Doğu Avrupa’yı içine alması söz konusu oldu. Bu durum Avrupa’da önemli bir heyecan ve ivme yaratmıştır. Avrupa’nın genişleme süreci, “tarihi fırsat”, “Avrupa’nın yeniden inşası”, “Avrupa’nın yeniden birleştirilmesi” şeklinde nitelendirilmektedir.

Avrupa’da genişleme yolunda bu heyecan yaşanırken, genişleme Türkiye için heyecan verici olmamıştır. Aksine, Avrupa’nın genişleme hevesi Türkiye sınırında şekil değiştirmekte, heyecan, bir şekilde karışık duygulara, hatta kaygılara dönüşmektedir. Çünkü AB; Türkiye’nin yerini hala tam olarak tanımlamaktan uzak bir tavır sergilemektedir.

Türkiye, AB üyelik heyecanını duyamamakla birlikte ilginç bir gelişme olarak başka bir heyecanı duymaya başladığını görüyoruz.

Türkiye, son yıllarda kararlı ve düzenli bir şekilde toplumun demokratikleşmesi yönünde başta siyasi alanda olmak üzere, ard arda bir dizi adımları gerçekleştirmeyi başarmıştır. Türkiye bu çerçevede 7 ayrı Reform Paketini gerçekleştirmiştir. Devrim niteliği taşıyan bu paketler, öncelikle siyasi alanda var olan tabu denilecek siyasi sorunları reforma tabi tutmayı başarmıştır. Bunların başında idamın kaldırılması, ana dilde eğitim, MGK’nın yeniden yapılandırılması, vakıf ve derneklere yeni düzenlemelerin yayılması, yabancı vakıf ve derneklerin çalışmalarının kolaylaştırılması sayılabilir. Ancak Türkiye’nin, bu 7 ayrı siyasi içerikli reform paketlerine sosyal sorunları içeren Sosyal Paket adı altında bir de 8.ncisini eklemesi son derece gereklidir. Bu reform sürecinin tamamlanması için kaçınılmazdır.

Türkiye, bunları AB’ye uyum adı altında gerçekleştirmiştir. Ancak, bunları kendi öz iradesi ile kısa zamanda toplumun geniş konsensüsü ile yapmıştır. Aslında bu reformları Atatürk’ün başlattığı çağdaşlaşma ve Batılılaşma Projesi yönündeki ileri bir aşamayı oluşturmaktadır.

Türkiye, bu başarısı nedeniyle ile AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasını hak etmiştir. Bugüne kadar Türkiye-AB ilişkilerinde şaşıran taraf hep Türkiye olurdu. Ancak bu gelinen süreçte şaşıran tarafın artık AB olduğunu görüyoruz. Burada şunu vurgulamakta yarar var. Eğer Türkiye bu gayretini yıllar önce göstermiş olsaydı, şimdi bambaşka bir konumda olabilirdi, AB sorununu çoktan halletmiş olurdu.

Ancak bugün itibariyle baktığımızda, Türkiye’nin AB ilişkileri bakımından önünün açık olduğu görülmektedir. Şimdi kendi pozisyonunu ve tavrını açıklama sırası AB’nindir. Türkiye bugüne kadar tavrını açıklama zorunluluğu ile karşı karşıya idi. Türkiye-AB ilişkileri hep bir samimiyetsizlik, gerginlik, suçlama, hatta horlama şeklinde gelişti. Ancak şimdi, hedefler konuluyor. Hedeflere taşıyacak stratejiler konuşturuluyor.

Şimdi yapılması gereken şey açıktır. Hedef belirlenmiştir. Araçlar belirlenmiştir. Adımlar atılmakta ve reformları yapılmaktadır. Taraflar birbirini test etme alışkanlığını aşarak –ki önemli oranda aşmışlardır- 2004 yılının sonunda Rotterdam’da yapılacak olan zirveye hazırlanmaları gerekir. Süreç, Rotterdam sürecidir. Saat işlemektedir. Rotterdam, hedefin adresi olacaktır.

 

AB Üyeliği ile İlgili Çalışmalar

HAK-İŞ, AB konusundaki çalışmalara ve faaliyetlere aktif olarak katılmıştır. Çünkü, HAK-İŞ, AB entegrasyon sürecine hem devletin, hem sivil toplumun ve bireylerin mümkün olduğunca katılarak bu sürecin reaktif değil interaktif hatta proatif olmasını savunmaktadır. Aksi takdirde,Türkiye, kurumlar ve toplum olarak. sürece seyirci ve defansif kalmaktayız.

AB Sosyal Partnerler Zirvesi: Bu çerçevede HAK-İŞ’in bu açık ve yapıcı yaklaşımından dolayı Kasım 2002’de Belçika’nın Genval Kasabası’nda yapılan Üçlü AB Sosyal Partnerler Zirvesi’ne Türkiye’den çağrılan tek örgüt olmuştur. Bu zirve kritik Kopenhag Zirvesi’nin hemen öncesinde gerçekleşmesi nedeniyle büyük önem arz etmekteydi. Zirveye AB Kanadı (hükümet) adına Komisyon Başkanı Romanı Prodi, Sosyal İşler Komiseri Anna Diamontopolou, Dönem Başkanı Danimarka Başbakanı ve Çalışma Bakanı ile Konvansiyon Başkan Yardımcısı Duhane Luc katılmıştır. İşverenler adına UNICE (İşveren Sanayici), CEEP (Kamu İşvereni), UAPME (Esnaf), KOBA (Tarım) temsilcileri ortak olarak bir heyetle katıldılar. İşçi kesimi adına ETUC Genel Sekreteri Emilio Gabaglio başkanlığında ETUC yönetimi ve bazı sendika temsilcilerinden oluşan bir heyet katıldı. İşçi kesimi heyetinde Türkiye’den Genel Başkan Salim Uslu ile Genel Başkan Danışmanı Osman Yıldız yer aldı. Uslu, burada bir konuşma yaparak, Kopenhag’ta Türkiye’ye üyelik müzakerelerinin verilmesini istedi.

AB Konvansiyonu: Avrupa Birliği entegrasyon sürecinde son yıllarda yeni bir dönüm noktası daha yaşamaktadır. Aralık 2001 Leaken Zirvesi’nde aldığı karar doğrultusunda AB Anayasası’nı hazırlaması için AB Konvansiyonu oluşturdular. Konvansiyonu mevcut üye ülkeler ile Türkiye dahil alay ülkelerin temsilcilerinden oluşan heyetler oluşturuldu. Konvansiyon 1.5 yıl sürdü ve Haziran 2001’de “AB Anayasa taslak metnini oluşturarak Selanik’te yapılan AB Zirvesi’ne sundu.

Bu süreçte HAK-İŞ, önemli katkılar sağlamaya çalıştı. Genel Başkan Danışmanı Osman Yıldız, ETUC tarafından Nisan 2003’de yapılan AB Anayasası, Değerleri ve Sosyal Politikalar konulu toplantıya katıldı ve sunuş yaptı. Yıldız, bu sunumunda yeni AB’nin değerleri arasında seküler değere yer verilmediğini ve onun bir eksiklik olduğunu vurguladı.

HAK-İŞ ayrıca, Türkiye’nin resmi ve sivil toplum görüşlerinin oluşturulmasına aktif olarak katıldı. HAK-İŞ, Avrupa birliği Genel Sekreterliğinin bu amaçla  Uiusal programlara ve konvansiyon hazırlık yönünde düzenlediği toplantılara aktif olarak katıldı ve katkılarda bulundu. HAK-İŞ ayrıca, TESEV ve İKV öncülüklerinde Türk Sivil toplum örgütlerinin politikalarının oluşturulması yönünde yapılan sayısız toplantılara katılarak katkılar sundu.

HAK-İŞ ve Kopenhag Öncüsü Sivil Toplum Lobisi: Kopenhag öncesinde Türkiye’nin AB’ne üyelik müzakerelerinin başlaması için önemli ortak çalışmaların hepsine katıldı. HAK-İŞ, AB düzeyinde geniş bir lobi ve yazışma faaliyetinde bulundu. HAK-İŞ, Dönem Başbakanı Rasmussen’e, ETUC’a, AB Türkiye Büyükelçilerine Dönem Başkanı Danimarka Büyükelçisine mektup yazdı. İsveç dışişleri bakanlığı yetkilileri ziyaret edildi. Avrupa’daki sendikalara yazı yazıldı. Genel Başkan Salim Uslu, AB ve üye ülkeler nezdinde yapılan bütün sivil toplum lobi ziyaretlerine ve R. Tayyip Erdoğan’ın parti lideri olarak seçimden sonra, AB başkentlerine ve ABD’ye yaptığı ziyaretlere aktif olarak katıldı. Kısacası HAK-İŞ, AB süreçlerinin hepsinde aktif bir rol almıştır.

AB-TR Karma Ekonomik ve Sosyal İstişare Komitesi: HAK-İŞ, Türkiye – Avrupa Birliği Karma Ekonomik ve Sosyal İşler Komitesi’nin (TR-AB KİK) üyesi olarak, toplantıların ve faaliyetlerin hepsine aktif olarak katılmıştır. Her şeyden önce Genel Başkan Salim Uslu, bu komitede Temas Grubunun üyeliğine seçilmiştir. Uslu, ayrıca bu faaliyet döneminde bu komitenin karar verdiği iki temel konuda Eş Raportörlük yapmıştır. Bu raporlardan ilki Türkiye’den Avrupa’ya Göç konusunda olmuştur.

Göç konusunda şu temel özellikler ön plana çıkmaktadır:

Göç, hem genel anlamda ve hem de Türkiye-AB ilişkileri açısından son derece önemlidir. Türkiye hem göç veren ve hem de göç alan bir ülke konumundadır. Türkiye’nin dış göç kadar azalarak da olsa iç göç sorunu da bulunmaktadır.

Göçün Türkiye üzerinde önemli etkileri bulunmaktadır. Göç Türkiye’nin politikalarını doğrudan ve dolaylı olarak etkilemektedir.

HAK-İŞ, göç konusuna özel bir önem vermektedir. Bu öneme paralel olarak da ciddi faaliyetlerde bulunmaktadır. Her şeyden önce HAK-İŞ, özellikle dış göçü incelemeye tabi tutmuş, uluslar arası projeler hazırlamıştır. Öyle ki bu raporlar, Türkiye – AB ilişkileri kapsamında TR-AB Karma İstişare Komitesi için hazırlanarak Türkiye ve AB otoritelerine sunulmuştur.

Daha sonra, göç konusundaki rapor güncelleştirilmiştir. Söz konusu ortak rapor şöyledir:

(Göç raporu)

 

Bir diğer rapor ise, “AB Üyelik Yolunda Türkiye” adlı Türkiye-AB ilişkilerini içeren konuda olmuştur. Raporun Raportörleri, Türkiye kanadı adına Genel Başkan Salim Uslu ile AB kanadı adına Hollanda’lı sendikacı Tom Etty olmuştur.

Başkan Uslu ve Etty, konu ile ilgili ayrı ayrı rapor yazarak, 3-4 Kasım 2003 tarihlerinde Brüksel’de yapılan TR-AB KİK’in 16. Genel toplantısında raporlarını sunmuşlardır. Bu raporlar, Nisan 2004 tarihinde İstanbul’da yapılacak olan 17. KİK toplantısında ortak rapor haline getirilecektir.

Genel Başkan Salim Uslu’nun hazırladığı rapor, konunun göncelliği, önemi ve içeriği bakımından aşağıda sunulmaktadır.

(Rapor girecek)

 

Uluslar arası Kuruluşlar ile İlişkiler

HAK-İŞ, bu faaliyet döneminde de uluslar arası sendikal kuruluşlar ile yoğun, yapıcı ve ileriye dönük ilişkiler yaşamıştır. HAK-İŞ, bir yüzü dünyaya dönük olarak uluslar arası platformlarda katılımcı ve etkin bir faaliyet dönemi gerçekleştirmiştir.

 

HAK-İŞ, ILO İlişkileri

HAK-İŞ, 1997 yılından beri ILO Yıllık Konferansına katılmaya başlamıştır. HAK-İŞ, bu dönemde de ILO yıllık konferanslarına yoğun olarak katılmaya devam etti. ILO yıllık konferansları hem uluslar arası sendikal hareket bakımından ve hem de ulusal üçlü yapının taraflarının kendi ilişkisi açısından önemli bir işbirliği ve diyalog platformu olmaktadır.

1997 yılına kadar tek işçi konfederasyonunun katılımı şeklindeki tekelci anlayış, HAK-İŞ ve diğer konfederasyonun katılımı ile giderilmiştir. Ancak ILO’ya giden Türk içişi kanadının katılımı hakkındaki sorunlar hala giderilememiştir. İşçi delegeliği ve delege yardımcılığında hala tek konfederasyonun tekelciliği vardır. İkincisi, komite toplantılarının da tek konfederasyonun çalışması yetersizdir. Dolayısiyle komisyonlarda Türkiye’nin etkinliği çok azdır.

Gerçekte ILO’ya gidecek heyetin, ILO öncesinde stratejik ve teknik bir hazırlığı yoktur. Türkiye’nin ILO ilişkileri açısından neme lazımcı bir anlayışı vardır. Türkiye’nin bundan böyle ILO çalışmalarına ve etkinliklerine özel bir önem vermesi Türk endüstri ilişkilerinin geleceği açısından son derece yararlı olacaktır.

HAK-İŞ, ICFTU ile İlişkiler

HAK-İŞ, Konfederasyonu,1999 yılı sonunda yapılan 9. Olağan Genel Kurulun hemen ardından Nisan 2000 yılında ICFTU’nun 17. Genel Kurulu Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yapılan 17. Genel Kuruluna katıldı. HAK-İŞ bu genel kurula Genel Başkan Salim Uslu başkanlığında bir heyetle katıldı. HAK-İŞ, söz konusu genel kurulda ICFTU’nun İcra Kurulu Üyeliğine (yedek) seçildi. Genel Başkan Salim Uslu, yıllık yapılan İcra Kurulu toplantılarından Kasım 2002 tarihinde yapılan toplantıya katıldı. Salim Uslu ayrıca, Aralık 2003 tarihinde yapılacak olan ICFTU İcra Kurulu toplantısına da davet edildi.

HAK-İŞ, ETUC ile İlişkiler

HAK-İŞ, ETUC ile olan yakın işbirliğini artırarak devam ettirmektedir. HAK-İŞ, ETUC ile ilişkilerini çok boyutlu yürütmektedir. Bu ilişkilerin boyutları kısaca şöyledir;

- HAK-İŞ, ETUC’un bütün icra kurulu toplantılarına düzenli ve aktif olarak katılmaktadır. İcra kurulu toplantıları yılda 4 sefer yapılmaktadır. İcra Komitesi’nin üyesi Genel Başkan Salim Uslu’dur. Diğer yönetim kurulu üyeleri de zaman zaman bu toplantılara katılmaktadır. Ekim 2003 tarihinde yapılan İcra Kurulu toplantısına ise Genel Sekreter H. Ferudun Tankut katılmıştır.

- İcra Komitesi toplantılarında, AB zirvelerine yönelik ETUC Bildirisinde Türkiye’nin üyeliğine ilişkin kararlarının çıkartılmasına katkı sağlamıştır. Bu kararlardan biri kritik Kopenhag Zirvesi öncesi alınmıştır. Bu kararın alınması için hem HAK-İŞ, ayrı olarak ve hem de diğer konfederasyonlarla (HAK-İŞ, DİSK, TÜRK-İŞ ve KESK) birlikte ETUC’a mektup göndererek bu yöndeki talebini belirtmiştir.

- HAK-İŞ, ETUC’un organize ettiği bir dizi seminer, konferans ve etkinliğe aktif olarak katılmıştır.

- HAK-İŞ, DİSK ve KESK ile birlikte ETUC işbirliğinde “Türkiye Meda: Demokrasi, Sivil Toplum ve Sendikal Diyalog” eğitim projesine katılmaktadır. Bu proje ile konfederasyonların temsilcileri düzenli ve kapsamlı bir eğitim almıştır. Bu katılımcılar, AB üyelik sürecinde gerekli bilgi ile donatılmış oldular. Bu açıdan önemli bir başarıya imza atıldı. Belki de Türkiye’de ilke her sendikal eğitimde böyle düzenli ve formal nitelikte bir sendikal eğitim gerçekleşmiş oldular. Bu eğitimde kullanılan metod, belki bundan sonra Türk sendikal eğitiminde bir metod olarak dikkate alınabilir.

Eğitim kapsamı içerisinde ETUC Genel Sekreteri Emilio Gabaglio’nun 2 sefer, ETUC Yönetim Kurulu üyelerinin ve birçok Avrupa sendikalarından sendikacı ve uzman ile AB kurumlarından temsilci Türkiye’ye gelerek eğitime katkı sunmuşlardır.

- HAK-İŞ, Mayıs 2003 tarihinde Prag’da yapılan ETUC’un 10. Genel Kurulu’na katıldı. Genel Kurul’a Genel Başkan Salim Uslu ile Genel Başkan Danışmanı Osman Yıldız katıldılar. HAK-İŞ, kongrede bir konuşma yaparak, Türkiye’nin AB’ye uyum yolunda önemli adımlar attığını ve bu nedenle Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesini istedi. Ayrıca, HAK-İŞ, DİSK ve KESK kongreye Türkiye’nin üyeliği hakkında ortak bir karar tasarısı sundu.

HAK-İŞ ve Diğer Kuruluşlarla İlişkiler

HAK-İŞ, bunların dışında bütün dünyadan sendikalarla ve diğer uluslar arası sendikal kuruluşlarla yakın ve dayanışmacı bir işbirliği içindedir. ICATU (Uluslar arası Arap İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ile ilişkilere yukarıda değinildi. Benzer ilişki ve ortak çalışmalar diğer sendikalar ve kuruluşlar ile de yürütülmektedir.