Tanıdık bir senaryo ama
çok kötü ve ürkütücü, oyuncular yeteneksiz. Dekor derme çatma bir
Ortadoğu coğrafyası.
ABD’nin Irak’ı işgaliyle
başlayan film, İsrail’in bölgede pozisyonunu daha da güçlendirmesiyle
devam ediyor. Senaryonun ucu açık, roller ve oyuncular her an
değiştirilebilir. Yedi Filistinli gencin katledilmesinin ardından iki
İsrailli askerin kaçırılmasıyla devam eden film akılları ve vicdanları
esir alıyor.
BM, NATO, AB, İKÖ, Arap
ligi filmi localardan seyrediyor, ABD-İsrail yazıyor, yönetiyor, oynuyor
ve oynatıyorlar.
Hukuk, vicdan, akıl,
barış, egemenlik, yaşam hakkı gibi tüm değerler bu ‘kirli savaşın’
aksesuarı bile olamıyorlar. İnsanlık, bu trajediye işgale, soykırıma
sessiz ve kayıtsız, itiraz edemeyecek kadar yüreksiz, hatta tarihe
tanıklık yapamayacak kadar da mecalsiz.
Ortadoğu ve Amerikalı iki
kültürün yarattığı melez savaşçı kimliği şövalye ruhundan, asaletten,
adaletten ve mertlikten ne kadar da uzak! Bu kültürün tek ve belirgin
bir karakteri var; ‘pusuculuk’!
•••
Polonya’da ki Auschwitz
toplama kampını görmedim ama hakkında yazılmış çok kitap okudum, film
seyrettim. "Schindler’in listesi" hangimizin hafızasından ve vicdanından
silinebilir ki? Berlin yakınlarında ki ‘Sachsenhausen’ toplama kampını
birkaç kez gördüm. Ürpererek ve adeta yeniden yaşayarak insan
fırınlarını gezdim, insanlık böyle bir acıyı artık yaşamasın diye de dua
ettim.
Eminim, İsrailli
meslektaşım Amir Perez de benimle aynı insani duyguları hissetmiştir.
Hatta toplama kamplarındaki yakınlarından dolayı daha da fazlasını...
Perez, çok yakın zamana kadar İsrail işçi sendikaları federasyonu
‘Histadrut’ un başkanı idi.
Kudüs’teki görüşmemizde
Filistin işçi sendikaları federasyonu başkanı Şaar Said’in çocuğunun
düğününe gidememekten yakınıyordu. Atina’da da Amir, Said, ben ve Türk
meslektaşlarım çaylarımızı yudumlarken barıştan ve sendikaların rolünden
bahsediyor, İsrail, Filistin ve Türk konfederasyonları ile uluslararası
örgütlerin katılacağı barış konulu İstanbul konferansını örgütlemeye
çalışıyorduk. Amir, barışa yönelik çabalara sıcak bakıyordu.
Perez işçi partisi lideri
oldu. Parlamento da ki gücünü artırdı şimdi Barak’la koalisyon ortağı ve
hükümetin savunma bakanı. Kısacası O şimdi asker!
Sendikacı, barışçı,
demokrat ve de solcu Perez gitti yerine adeta Hitler’in SS subayı geldi.
Sivil bir mücadeleden gelip yıkıma ve savaşa liderlik etmesi kendi
geçmişi ile ne kadar örtüşüyor bilemem ama bir gerçek var ki İsrail
kurulduğundan beri uluslararası hukuku tanımamakta, şiddet
politikalarını yaşama biçimi olarak benimsemektedir.
‘Arbeit macht frei’
çalışmak sizi özgürleştirir sözü, o zaman dünya kamuoyuna ne kadar
inandırıcı gelmişse; şimdi de İsrail’in ‘güvenlik gerekçesi’ ancak o
kadar sahicidir.
Demek oluyor ki İsrail’de
kimin iktidar koltuğuna oturduğunun önemi yok. Ortadoğu coğrafyasını ve
Filistin’i insanlığa zindan eden İsrail de hükümet değişmesi sadece
gardiyanların değişmesi anlamına geliyormuş.
Ve demek ki, dünya
ölçeğinde bir demokrasi söylemi ya da yenidünya düzeni veya Büyük
Ortadoğu projesi ‘güçlülerin ve galiplerin ideolojisi’ olmaktan öte bir
değer ve anlam ifade etmiyormuş.
Ne diyelim? Büyük
devletlerin, yurttaşlarının, sivil toplumlarının adalet duyguları
körelmiş, vicdanları ölmüş olsa da, Arafat’ın küçük generallerinin
yürekleri Akdeniz kadar sıcak, Ortadoğu kadar büyük ve de insandan ve
gelecekten umutları hâlâ ölmedi!