İsrail’in Lübnan işgalinin
ve silahların De Facto susmasıyla ortaya çıkan ateşkesin ardından
tartışmalar yoğun şekilde sürüyor.
BM’nin 1701 sayılı kararı
çerçevesinde Uluslararası Barış Gücüne asker gönderme konusu ise başta
Türkiye olmak üzere, dünya gündeminin odak noktası.
Özellikle ülkemizdeki
tartışmalar analitik düşünceden, akıl ve stratejiden uzak biçimde, tek
boyutlu yapılıyor. Oysa Ortadoğu denklemi ve yaşananlar duygusal
olunamayacak kadar girift ve karmaşık.
Ben, sadece asker
gönderelim ya da göndermeyelim gibi toptan kabul veya redde dayalı
kategorik bir yaklaşımı doğru bulmuyor, sırf karşı olmak adına
muhalefeti ucuzlatmanın gereği olmadığını düşünüyorum. Lübnan’da ne
yapılmak istendiği ve nereye varılmak istendiği önemli.
Türkiye’de, Ortadoğu
barışı konusunda bir hassasiyet gelişmiştir. Ülkemiz bu süreçte dış
politika olarak dikkatli ve çok yönlü davranmış; pasif ve edilgenlik
yerine, etkin bir politika izlemiştir.
Suriye ile işbirliğini
geliştirmiş; jeopolitik olarak rekabet halinde olduğu İran ile
ilişkilerini dengeli götürmeyi becermiştir.
Kısacası Türkiye siyaset
ve güvenlik arasındaki dengeyi gözetmeyi başarmış, bölgede yeni bir
barış misyonu sergilemiştir.
Bu konumdaki Türkiye’nin
kenara çekilip, olacakları sadece seyretme lüksünün olmadığını
düşünüyorum.
Evet! BM Kararı ve De
Facto durum bir dizi belirsizliklere neden olmaktadır. Kararda, açık bir
tavır ortaya konmamakla beraber net bir dil de kullanmamıştır. Ateşkes
öngörüsü tartışmalıdır. İsrail’in operasyonları çok sınırlı da olsa
devam etmektedir. Hizbullahla ilgili spekülatif tartışmalar vardır.
Ancak bunlara rağmen bizi,
Barış Gücü için iyimser olmaya iten bir dizi gerçek de var.
BM’den Barış Gücü askeri
isteyen İsrail ve Lübnan’dır. Barış gücü isteyerek İsrail geri adım
atmakta ve sınırını belirlemektedir. Sınırların kabul edilmesi ve
korunması bölge barışının en önemli unsurudur.
Diğer taraftan Barış Gücü,
askeri operasyon yapan değil, “barış yapan” ve “barışı koruyan” bir
konumda olacak. Bu, Irak’taki durumdan tamamen farklı. Bosna, Kosova,
Afganistan, Somali gibi deneyimler de ortada.
Ayrıca Lübnan’a asker
göndermek ya da bölgede yeni sorumluluklar üstlenmek ülkemizin şimdiye
kadar izlediği çok yönlü dış politikaya da aykırı değildir.
Bunlara rağmen ülkemizde
asker göndermeyelim sesleri yükseliyor.
Anlayamıyorum…İsrail’in
işgal ve yıkımı karşısında kahrolan, işgalin sona ermesi, kalıcı barışın
sağlanması için haykıran, BM başta olmak üzere herkesi göreve çağıran
biz değil miydik?
İşgal sırasında tüm
ülkeleri geride bırakıp öncü bir rol üstlenmişken, şimdi barışı koruma
altına alacak şartlar ve platformlar konuşuluyorken sürecin dışında
kalmayı istemek niye?
Siyasi istikrar ve kalıcı
barış kendiliğinden gelmez. Bölgenin sorunlarına kayıtsız kalamayız.
Bölgede sorunlar çözülmedikçe ve barış olmadıkça bundan en çok ülkemiz
etkilenecektir.
Barış Gücünün tanımının,
kapsamının ve rolünün ne olacağı ve Türkiye'den ne istendiği net
değilken bir karar vermemiz “talip olmanın” değil, Türkiye’nin kendi
güvenlik dengesini gözeterek bağımsız karar aldığının göstergesidir.
Türkiye, kalıcı barışın
teminine katkı sağlamanın bütün fırsatlarını ulusal çıkarlarına uygun
şekilde değerlendirilmelidir.
Bölge halkının yaralarını
sarmak için tarihten gelen bağ ve sorumluluk ile imar, sağlık, eğitim
alanlarında üzerimize düşen insani görevleri asker, doktor, mühendis,
işçi, iş adamı demeden hep birlikte yapmalıyız. İsrail’in yıktıkları
yeniden inşa edilmeli. Aksi takdirde yarın ki sorumluluğumuz bugünkünden
daha büyük olacaktır.