|

AKIL VE KARARLILIK
Salim USLU
(Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı)
Geçtiğimiz hafta Türkiye, AB
merdiveninde ‘sinir harbi’ içinde de olsa bir basamak daha atladı. Kıbrıs
meselesinin damgasını vurduğu, 45.Ortaklık Konseyi Toplantısı ve ülkemiz ile
fiili müzakerelerin başlatıldığı Hükümetler arası Katılım Konferansı 12
Haziran 2006’da Lüksemburg'da yapıldı. Türkiye tam 47 yıl sonra, AB ile
üyelik müzakerelerine fiilen başladı.
Yine sancılı ve buruk bir
başlangıç…
35 müzakere başlığından biri
olan "Bilim ve Araştırma" faslında müzakereler açıldı ve Türkiye bu başlık
altındaki kriterleri zaten yerine getirdiği için kapandı.
Fakat en kolay müzakere
başlığı bu olmasına karşın, Lüksemburg'daki toplantı Kıbrıs Rum Kesimi’nin
zorlukla aşılan itirazları ve “Türkiye’den ne koparırsak kârdır.”
hesabı nedeniyle kolay geçmedi.
Bu durum
ülkemiz açısından hiç de sürpriz olmadı.
Yine bu
köşede yazdığım bir yazıda, AB
ile ilişkilerde önümüzdeki dönemde bizi çetrefilli uzun bir yolun
beklediğini; ülke olarak,
bu yolda nelerle karşılaşacağımızı, ne yapmamız gerektiğini çok iyi
bildiğimizi belirtmiştim.
Karşılaşacağımız sorunlardan biri de 12 Haziran’da bir kez daha gördüğümüz
üzere ‘Kıbrıs meselesi’.
Resmi bir kriter
olmasa da rahatsız edici bir biçimde “siyasi yükümlülük” haline gelmeye
başlayan ve AB’yi de esir almak üzere olan Kıbrıs meselesi, temcit
pilavı gibi önümüze daha çok getirilecek gibi duruyor.
Türkiye-AB
müzakere süreci Kıbrıs meselesine hapsedilmemeli.
Kıbrıs meselenin
Türkiye-AB ilişkilerinin gereksiz bir şekilde zedelemesine, müzakere
sürecini sekteye uğratmasına izin verilmemesi gerekiyor. Bu
mesele Türkiye'ye emrivaki yapılarak çözülemeyecek kadar kritik bir öneme
sahip. Çözüm için herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor.
Aslında bu
meselenin çözümü için Türkiye ile Kıbrıs Türk tarafı elinden geleni
yapmışlardır.
Kimilerinin
hafızalarından silinmiş gibi dursa da iki yıl önce, 2004 yılı Nisan ayında
Ada’da yapılan referandumda bu açıkça ortaya çıkmıştı. Annan Planı’nı Kıbrıs
Türk halkının %65'i onaylamış, Kıbrıs Rum kesimi halkının ise %75’i planı
reddetmişi.
Bu referandumdan
kısa bir süre sonra AB’ye üye olan Kıbrıs Rum Kesimi’nin, Birliğin Türkiye
politikasına ve müzakere sürecine damga vurmaya çalışması ve buna Birlik
tarafından izin verilmesi defakto bir durumdur.
Üzerinde
durulması gereken asıl önemli konu ise Rum Kesimi’nin 12 Haziran’da
kullandığı yöntemi müzakere sürecimizin her aşamasında tekrarlayacağıdır.
Yani Rum Kesimi’nin üyesi olduğu AB ile müzakere sürecimiz oldukça sancılı
geçecek gibi duruyor.
Çünkü 35 başlıktan
oluşan müzakere sürecinde, fasılların
açılıp kapanmasından, müzakerelerin sonunda toplu olarak katılım anlaşmasına
onay verme aşamasına kadar her AB ülkesinin
toplam 71 kez veto hakkı bulunuyor.
Her ne kadar Türkiye olarak
‘veto gerilimini’ bilim ve araştırma faslından sonra 69 kez daha
yaşamaya hazır olmamız gerekiyorsa da asıl sınavda olan AB’dir. Irak
İşgalinde ortak bir dış politika geliştirememiş olmanın yarattığı
kırılganlığı yaşayan AB, bu defa Kıbrıs konusunda çözüm kabiliyetini
kanıtlamak durumundadır.
Özellikle Referandum
sonrası AB yetkilerinin beyanlarının, en çok da
Verhougen’in
“Rumlar tarafından aldatıldık.” açıklamasının hatırlanmasında ve
hatırlatılmasında yarar var.
AB’nin geleceğini Rum
Kesiminin şımarıklığına teslim etmenin, AB için bir zaaf yaratmanın
ötesinde, yeni kırılganlıklara da neden olacağı unutulmamalı.
“Akıl ve kararlılık”
Türkiye’ye ne kadar lazımsa, AB için de o kadar gereklidir.
Salim USLU
Hak-İş Konfederasyonu
Genel Başkanı
uslu@hakis.org.tr |