Geçtiğimiz hafta 1 Eylül
Dünya Barış günü nedeniyle savaş coğrafyasındaydık.Golan tepelerindeki
durumu görünce Lübnan ve Ortadoğu’yu bir kez daha düşündük.
Bu arada Lübnan'a asker
gönderme tezkeresi de Parlamentomuzdan geçti.
Ancak politik muhalefet
etme ve slogan düzeyinde yapılan tartışmalar, ülkemize verdiği zarar göz
ardı edilerek hala sürüyor.
Aslında ülke olarak bu
tarz sığ ve at gözlüklerinden bakılarak yapılan tartışmalara alışığız.
Akıl siyaseti yerine duygu
siyaseti yapma geçmişten beri ülkemizin yumuşak karnı. Dış politika
üzerinden iç politika üretme ve muhalefet etme anlayışından bir türlü
vazgeçemedik.
Oysa ki, siyasal bir karar
olan Lübnan'a asker gönderme Türk dış politikası ve özellikle de
Ortadoğu politikası açısından önemli bir dönüm noktası.
Bir kere ülkemiz bölgeye
yönelik her türlü senaryonun içinde seyirci olarak değil, ulusal
çıkarları doğrultusunda aktif bir oyuncu olarak yer alacağını tüm
dünyaya gösterdi.
Diğer taraftan Türk askeri
88 yıldan sonra Ortadoğu topraklarında olacak. Dört asır boyunca bölgeyi
yöneten, bölgeyi tehdit ve saldırılara karşı koruyan Türkiye, tarihten
gelen bu bağ ve sorumluluğuna yakışan bir karar almıştır.
Bunu, 1 Eylül Dünya Barış
Günü sebebiyle Suriye'ye yaptığımız ziyarette bir kez daha anladım.
HAK-İŞ olarak kalabalık
bir heyetle 30 Ağustos-3 Eylül 2006 tarihleri arasında Suriye’ye bir
barış ziyareti gerçekleştirdik. Bölge barışına yönelik mesajlar verdik,
işgal politikalarını savaş coğrafyasında protesto ettik.
Suriyeli sendikacılar ile
halk tarafından büyük ilgi ve sevgi ile karşılandık.
Yaptığımız ortak basın
toplantısında Suriye İşçi Sendikaları Federasyonu Başkanı Şaban Aziz,
Türk Hükümetinin ve Hak-İş’in duruşunu, bölgeye yönelik girişimlerini
takdir ettiklerini, ülkemizin bölgede barış yönünde öncülük yapması
gerektiğini dile getirdi. Şaban’ın sözleri Türkiye’nin bölge ülkeleri
için hala çok önemli yere sahip olduğunun da göstergesiydi.
Bu anlamlı ziyaret
sırasında görme fırsatı bulduğum Golan tepeleri ile Suriye-İsrail
sınırındaki eski savaş alanı Kunaytıra oldukça ibret vericiydi.
İsrail’in 1973 yılında
yaptığı saldırılarla yerle bir olan Kunaytıra tamamıyla terkedilmiş
durumdaydı. İnsanlık dışı saldırının izlerini hala taşıyordu.
Güney Lübnan, Sayda, Sur’u
düşündüm. İsrail’in saldırdığı her yere aynı modeli uyguladığını
anladım. 33 yıl sonra bu şehirleri de Kunaytıra gibi görmemek için
üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirme girişimlerimiz devam etmeli.
***
2006 yılı Türkiye İlerleme
Raporu Taslağı Avrupa Parlamentosu(AP) Dışişleri Komisyonu'nda 4 Eylül
2006’da kabul edildi.
Rapor ve Türkiye aleyhine
oldukça sert ifadelerin yer aldığı değişiklik önergeleriyle eklenen
hususlar ülkemizde büyük yankı uyandırdı.
Oldukça hassas konularda
“siyasi dayatma” niteliği taşıyan yönleriyle Rapor nesnellikten uzak bir
yapıda.
Türkiye’nin AB’ye katılım
sürecini diplomatik “taviz” süreci sanan AP’ye, bunun aksini birilerinin
anlatması gerekiyor.
Peki bu birileri kim?
Dikkatinizi çekmiştir.
AB’de Türkiye ile ilgili herhangi bir gelişme olduğunda ilk Joost
Lagendijk adını ve AP adına açıklamalarını duyuyoruz. Bunun nedeni,
Lagendijk’in AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu (KPK) Eş Başkanı
olması.
Ya bizim KPK’mız ve Eş
Başkanımız nerede?
AB ilişkilerinde bir halka
kayıp. Bir an önce kayıp halkanın adının konması gerekiyor.
Türk STK’ları ne güne
duruyor?
Komplekslerimizi aşarak
ülkemizin eksiklerini, varsa defolarını eleştirelim. Ama AB’nin
çelişkilerini, ayıplarını ortaya serecek bir çeteleyi de yüzlerine
vuralım. Verheugen’ın “masada bir şey kalmadı” sözünü hatırlatalım.