ILO Genel Kurulu için
Cenevre’deydim. Henüz dört gün olmuştu ki kardeşim arayarak ‘Ağabey, babam
yarın by-pass olacak, gelsen iyi olur.’ dedi. Doktorlar kriz riskine karşı
zaten bir operasyon önermişlerdi ama ömrü işçilikle geçmiş babamın yorgun
bedeni bunu kaldırabilir miydi?
Cenevre’den ayrılarak soluğu
Berlin Alman Kalp Merkezi’nde aldım. DHZB, Charite Grubuna bağlı ünlü bir
hastane. İşçi emeklisi babam, Rus devlet adamları, Dubaili prenslerle aynı
hastanede! Doktorlar ve sağlık görevlileri grevde; halk ise dünya kupası
heyecanını yaşıyor...
Çok şükür, operasyon
başarılı geçti. Yoğun bakımdan çıkmasını bekliyoruz. Almanya-Polonya
maçını izleyen onlarca doktor ve hemşireden birisi bize, işlerini
bitirdiklerini ve aksatmadıklarını belirtme ihtiyacı duyuyor. Ben ise
birkaç gündür devam eden grevi görmeye çalışıyorum ama nafile. Grev, bütün
haber bültenlerinde yer alacak etkiye sahip ama hiçbir hasta mağdur değil.
Doktor Barış Can ve diğerleri hem koşuşturuyor hem de hasta ve yakınlarına
moral veriyorlar. Hemşire Elif, Esen ve Atilla insanüstü bir çaba
içindeler. Silvia, Anelka ve Annita’nın sadece isimleri farklı. Hep sıcak
bir ilgi görüyorsunuz ve sayelerinde kendinizi ‘ayrıcalıklı’ sanıyorsunuz.
Babam henüz uyanmaya
başlıyor ama bilinci yerinde değil. ‘Gece, yanımdaki Almanı ve beni
dövdüler’ diyor. Olacak şey değil! Hani Türkiye olsa belki diyeceğiz, ama
kaç gündür bize insan olmanın farkındalığını gösterenler maske mi
takmışlardı? Neyse ki gerçek kısa zamanda anlaşıldı. Bilinci henüz kapalı
babacığım, ritim sorunu yaşayan hastaya yapılan müdahaleyi de kendisine
yapılanları da ‘bizi dövüyorlar’ diye anlamış.
Niye böyle anlamıştı?
Bizde ki reform
tartışmalarını düşündüm. Sağlık sisteminin kalitesinden, insan odaklı
olmasından çok kar-zarar hesaplarına, mülkiyet tartışmalarına indirgenmiş
ne çok slogan attık. Reforma katkı vermek yerine, reform sopasıyla
birbirimizi ne çok dövdük.
Evet, kavramları sopa gibi
kullanıp, birbirini döven travmalı bir toplumun mensubu olan babamın
hissettiği, bilinçaltındakilerinin dışa vurumu idi.
***
22 Haziran tarihli Bugün
Gazetesi’nde ‘Cenevre’de 25 Türk paniği’ başlıklı bir haber çıktı.
Ertesi gün de devam eden haberin içeriği tamamen manipülasyon kokuyordu.
Tabii ki ILO’ya katılacakların niceliğinden çok niteliği önemli. Tabii ki
verimlilik ve etkinlik önemli. Ama asılsız, eksik ya da güdümlü
bilgilerle, sendikacıları hem de toptancı bir yaklaşımla dövmek,
aşağılamak ne kadar doğru? Sıra dayağı çekmek, askerlikten kalma bir
alışkanlık olsa gerek.
***
Cumhurbaşkanlığı seçimine 11
ay varken, bir tartışmadır gidiyor. Kim olacak? Ya da Kim olmayacak?
Aslında buna tartışma yerine
gündemi sopa gibi kullanıp, belden aşağı vurmak demek daha doğru. Çünkü,
kriz bağımlıları yine sahnede. Bildik paranoyak senaryolarla toplumu
yeniden korku tüneline hapsetmek; ‘kavram terörü’ ile akılları ve
vicdanları esir almak istiyorlar.
Oysa, akıl, yeni
Cumhurbaşkanının kim olacağından çok nasıl olması gerektiğini sorgulamıyor
mu?
Demokrasi ilkeleri ile
hukukun üstünlüğünü, Anayasa aksesuarı olmanın ötesinde her fırsatta
savunan, dünyanın rotasını okuyabilen, kriz yönetme yeteneği olan, sosyal
duyarlılıkları gelişmiş, güç odaklarının etkisinde kalmayacak, farklı
kimliklerin ve tüm toplumun güven duyabileceği; özgürlükçü, yenilikçi,
vizyon sahibi, sivil bir cumhurbaşkanı talep etmek şekilsel
tartışmalardan, vuruşmalardan daha önemli değil mi?
***
Travmalı bir toplum olmanın
getirdiği kalıtımsal şiddet eğilimlerimizden kurtulup akıl, bilgi ve
sevgiyi kullanmayı nasıl ve ne zaman öğreneceğiz?