2006
yılının son günlerine yaklaşırken, yaşanan siyasi polemiklerin
arasında, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2005 yılı Gelir Dağılımı
ve Yoksulluk Çalışmalarını arka arkaya yayınladı.
Ancak
oldukça çarpıcı sonuçlar içeren bu çalışmalar, ülkemizdeki yapay
gündem maddeleri nedeniyle yeterince ses getirmedi ve maalesef
gerektiği kadar da irdelenemedi.
Oysa
yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği ve işsizlik ülkemizin kilit
öneme sahip sorunları olarak önümüzde durmaktadır.
TÜİK sonuçlarına göre
gıda yoksulluğu denen açlık sınırının altında yaşayanların oranı
2002 yılından itibaren her yıl azalarak %0.87; 2002 yılında %26.96
olan yoksulluk oranı ise 2005 yılında %20.50 olmuştur.
Diğer taraftan
satınalma gücü paritesine göre günlük bir doların altında
yaşayanların sayısı 11 binden 10 bin kişiye, 2.15 doların altında
geçinenlerin sayısı ise 1 milyon 752 binden 1 milyon 109 bin kişiye,
kişi başı günlük 4.3 doların altında gelirle yaşayanların sayısı ise
20 milyon 721 bin kişiden 11 milyon 712 bin kişiye düşmüştür.
Gerçekten rakamlar
önemli bir oranda azalmayı gösteriyor, ancak yoksulluk hala önemli
bir büyüklüğe sahip.
Sendikal
Hareketin Yoksulluğun Giderilmesine Katkısı
Benim asıl üzerinde
durmak istediğim konu ise fertlerin çalışma durumuna göre yoksulluk
durumu.
Ülkemiz nüfusu
içindeki payı %14.60 olan ücretli-maaşlı çalışanların %6.57’si, yine
nüfus içindeki payı %2.95 olan yevmiyeli çalışanların %32.12‘si
yoksul. Yani “çalışan yoksul”. Gerek kayıtdışı çalışanlar gerekse
asgari ücretle yada toplu sözleşmesiz çalışanlar.
Yoksulluğun gerçek bir mücadele alanı haline getirilmesi gerekiyor.
İlk
olarak yoksullukla
mücadele enstrümanlarında felsefe değişikliğini gerçekleştirip,
sorunun giderilmesine herkesin katkı vermesi sağlanmalıdır.
Bu noktada sendikal
örgütlenme ve toplu pazarlığın en önemli mücadele araçlarından biri
olarak değerlendirilmesi gerekiyor. İçinde bulunduğumuz dönemde
örgütlenme ve toplu pazarlık haklarıyla ilgili iki önemli yasanın,
2821 ve 2822’nin değiştirilmesini tartışıyoruz. Bu fırsat çok iyi
değerlendirilerek, yeni yasal düzenlemelerle sendikaların, başta
yoksullukla mücadele olmak üzere ülkemizin temel sosyal sorunlarının
çözümüne katkı vermesinin yolu mutlaka açılmalıdır.
Hiç kuşkusuz ülkemizde
sendika üyeliği gönüllülük esasına dayanmaktadır. Ancak teşmil,
asgari ücret, toplu sözleşme gibi enstrümanları yoksullukla mücadele
aracı olarak kullanabilirsek ve toplu iş sözleşmelerinden faydalanan
sayısını artırabilirsek kısa zamanda olumlu sonuçlar alabileceğimiz
görülecektir.
Bugün “sosyal refah
devleti” anlayışı üzerine inşa edilen Avrupa Birliği ülkelerinde
sendikalaşma oranı düşük ya da yüksek olsun, toplu sözleşme
kapsamındaki işçi oranları çok yüksektir. Bunun en önemli örneği
sendikalaşma oranı %9.7 olmasına rağmen, sendikalarca bağıtlanan
toplu sözleşme kapsamındakilerin oranı %93 olan Fransa’dır.
Ülkemizde ise toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısı sendikalaşma
ile paralel olarak 1985 yılından bu güne %41.3 oranında
gerilemiştir.
Kısacası yeni bir
sendikal örgütlenme pratiğine ve anlayışına; toplu iş sözleşmesi
sistemini yaygınlaştıracak mekanizmalara gerek var.
Modern toplum olmanın yolu, bireysel hakları güçlendirmekten
geçtiğine göre yeni felsefe ve düzenlemelere en çok da Türkiye’nin
ihtiyacı var.