TBMM’nin açılışı ile
başlayıp bazı Generaller ve Rektörlerle sürdürülen yeni ve hararetli bir
gündemimiz daha oldu.
Aslında çok da yabancısı
olmadığımız argümanlar yeniden vizyona sokuluyor.
Zaten Türkiye’de ne zaman
işler iyiye gitse görünmeyen bir el gündeme müdahale eder. Amaç bellidir
kafa karıştırıp zihinleri bulandırmak, akılları, vicdanları, kuralları ve
kurumları esir almak!
Toplumun öncelikleri,
ihtiyaçları ötelenir, ekonominin hassas dengeleri sarsılır, piyasalar
dalgalanır, karamsarlık, umutsuzluk, insanları kuşatır. Güven ve istikrar
yara alır, kimin umurunda?
Dile getirilen rahatsızlığın
anlaşılabilir nedenleri, eksiklikler, hatalı noktalar elbette vardır. Tabi
bunu tartışmanın yolu yordamı da vardır.
Yeni imkan, ihtiyaç tanım ve
taleplerle modern toplum hareketleniyorsa, tartışmalar, sorunlar,
çelişkiler hatta çatışmalar da olacaktır.
Kendisi gibi düşünmeyenleri
“zavallılar” olarak nitelemek ya da görüşlerden hangisinin doğru-yanlış,
üstün-zavallı olduğunu belirlemek modern toplumun çoğulculuk ilkesi ile
bağdaşmaz. Kaldı ki, demokrasi de güçlüler ve galipler ideolojisi
değildir.
Esneklik, hoşgörü,
olgunluk ve empatinin yanı sıra, sorunları krize dönüştürmeden yönetmek
gibi bir yöntem de vardır. Ülke sever ve sorumlu insanlar çarpan etkisi
nedeniyle kriz ve gerilim yaratacak söylem ve uslüplerden kaçınırlar.
Hukuku temel almış medeni bir ülkede sorunları komuta düzeyinde çözmek de
söz konusu olamaz!
Herkesin; birbirine
benzediği, kendi kirinden memnun olduğu, özeleştiri yerine sadece
şikayetçi olduğu, sorunların makyajlanarak sunulduğu bir ortamda
gerçekleri nasıl bulacağız?
Kavramları, tanımları
tartışmadan ve sadece terörize ederek, evrensel kabulleri yok sayıp,
somut, mevcut ve yakın tehlike olup olmadığına bakılmaksızın hak ve
özgürlüklerin sınırlandırılmasından nasıl bahsedilir?
Kriz alanları üzerinden
siyaset üretmek, pozisyon almak, siyasetin etki alanını daraltmak,
gündelik sivil rutine müdahale etmek, seçim yılında finale müdahil olmak
hangi savunma/güvenlik konsepti ile izah edilebilir?
Korku, sorun ve krizleri
ancak yeni vizyon ve projelerle aşabiliriz. Türkiye’nin yeni vizyonu da
bellidir.
Başbakan Erdoğan’ın, ABD
ve İngiltere görüşmeleri ile birlikte Türkiye’nin küresel sürecin yeni ve
önemli bir aktörü olduğu belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. Türkiye kendi
coğrafyasında olup bitene ilgisiz kalamayacağına göre, küresel aktör olma
iradesini güçlü bir biçimde desteklemek gerekir.
Küreselleşme denilen
dünyanın yeni rotası herkesi ve her kurumu sarmalamakta, yeni kavramlar ve
değerler eski ezberleri ve şablonları bozmaktadır.
Türkiye’nin Dünya ve
özellikle bölge güvenlik politikalarında etkin olması yeni bir unsur
olarak belirginleşmiştir.
Yeni süreci her kurumun
doğru okuyup özenle katkı vermesi Türkiye’nin stratejik zenginliğini ve
gücünü oluşturacaktır.
Vehimler ve varsayımlar
üzerine kurulu tekdüze politikalarla yeni açılımlara kapanırsak, sistemin
nereye ve nasıl evrileceğini de düşünmeliyiz.
Türkiye’yi dışarıya
kapatarak Tayland modeli mi, Dünya liginde saygın bir rol üstlenerek
muasır medeniyet mi öngörülüyor? Türk toplumu bu ikilemin yarattığı
cendereye sıkıştırılamaz.
84 yıllık Cumhuriyet
birikimimizi sosyolojik ve hukuki temelden yoksun varsayımlara dayalı
kurgularla hovardaca harcayamayız.
Yakın tarihimiz göstermiştir ki, tehdit altında olan laiklik değil,
gerçekte demokrasinin ta kendisidir.