5
Ekim 2009
HAK-İŞ, IMF ve Dünya Bankası politikalarını İstanbul’da düzenlediği “Emek
Yönünden Küreselleşen Ekonominin, IMF ve Dünya Bankası Politikalarının
Değerlendirilmesi Uluslararası Sempozyumu”nda masaya yatırdı.
“Emek Yönünden Küreselleşen Ekonominin, IMF ve Dünya Bankası Politikalarının
Değerlendirilmesi Uluslararası Sempozyumu”, HAK-İŞ Genel Başkanı Salim Uslu,
ETUC Temsilcisi Ronald Jannsen, ITUC Temsilcisi Peter Bakvis ve Devlet
Bakanı Cevdet Yılmaz’ın açılış konuşmaları ile başladı.
Genel Başkanımız Salim
Uslu,
“HAK-İŞ olarak ekonomik ve sosyal sorunlara baktığımızda uluslararası
kurumların bir yenilenme ihtiyacı içinde olduğunu görmekteyiz. Küresel
krizin de öğretisiyle, IMF ve DB’nin yenilenmesi ve politikalarının
değiştirilmesi için şimdi daha uygun bir momentteyiz. Küresel ekonomik kriz
süreci bunun için elverişli bir tartışma ortamı sağlamaktadır. IMF yeni
kuşak programlarda esnek çalışma, taşeronlaşma, sosyal ve sağlık
ödemelerinin indirilmesi, düzensiz ve güvencesiz istihdam konusundaki katı
görüşlerini ILO’nun Saygın İş kararları doğrultusunda terk etmelidir” dedi.
Genel
Başkanımız Salim USLU’nun konuşma metninin tamamı…
ETUC Temsilcisi Ronald
Jannsen, IMF
konusunu Letonya örneği üzerinden anlattı. Letonya’da insanların gerçekten
sıkıntılı olduğunu hastaneler ve okulların bile kapatılmak zorunda kaldığını
belirten Jannsen, “Şimdi IMF yetkilileri IMF çalışanları tabi ki her şeyi
tersine çevirmeyi seviyorlar ve Avrupa Ekonomisi ile ilgili Avrupa
Sendikalar Konfederasyonu ile yaptığı görüşmelerde IMF Başkanının ve
Delegasyonun söylediği bazı şeyler vardı. Bunlardan bir tanesi şu IMF’nin
verdiği borçlar sayesinde Letonya Hükümeti gibi hükümetler hala kamu
sektöründeki maaşları ve ücretleri ödeyebiliyorlar” değerlendirmesinde
bulundu. Jannsen, IMF’nin uluslararası borç veren bir kuruluş olduğunu ve
ülkelerdeki rolüne değindikten sonra sendikalara düşen görevi şöyle
özetledi: “Sendikaların görevi IMF ile ve IMF’nin arkasındaki
politikacılarla ve hükümetlerle etkileşim içine girmek ve IMF’den gelecek
olan paranın işçiler için ve toplumun geneli için faydasının kullanılmasını
sağlamaktır. Bu bir görevdir ama bu zordur.”
ITUC Temsilcisi Peter
Bakvis,
Türkiye’nin IMF ile olan deneyimlerinden, IMF politikalarının
esnekleştiğinden ve uluslararası sendikal harekette meydana gelen
değişmelerden bahsetti. Sendikaların yaptığı kampanyalardan ve bunun
sonuçlarından bahseden Bakvis, artık kurumlar ile sendikaların uzlaştığını
bir mutabakat sağladıklarını ve bunun önemli bir başarı olduğunu söyledi.
Bakvis, küresel krizin bedelini işgücü piyasasının ödediğini söyleyerek
“İstihdamın iyileştirilmesi, ekonomilerin iyileştirilmesinde işe yaran en
hızlı ve en ekonomik yoldur” ifadesini kullandı.
Devlet Bakanı Cevdet
Yılmaz,
“Öncelikle HAK-İŞ Başkanını ve tüm çalışanları böylesine uluslar arası bir
organizasyon gerçekleştirdikleri için tebrik ediyorum. IMF ve DB yıllık
toplantıları gerçekleştiriliyorken yapılan son derece anlamlı bir
organizasyon. Sizinle aynı fikirde olanlarla değil de farklı düşünenlerle
diyalog kurmak son derece önemlidir. Bu toplantının buna da büyük katkısı
olacaktır” dedi. Türkiye’nin gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler
arasında önemli bir konumda bulunduğunu söyleyen Yılmaz, “Yapılan bu
organizasyon bu anlamda da son derece anlamlıdır. Çünkü bu bir anlamda
küresel yönetişim ile ilgili bir hadisedir. Dünyanın geleceği ile ilgili,
dünyadaki sermaye, emek, sivil toplumun nereye gittiği ile ilgili bir
tartışmadır. Ve bunun Türkiye’de gerçekleştiriliyor olması ve HAK-İŞ gibi
bir emek organizasyonu tarafından gerçekleştiriliyor olması hepimizin
iftihar edeceği bir durumdur” dedi.
|
 |
Konuşmasında ekonomiye ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Yılmaz, 2007'de
başlayan finansal krizin, kısa zamanda ekonomik krize dönüştüğünü
belirterek, bu yıl dünyada ikinci dünya savaşından bu yana ilk defa bir
küçülme yaşanacağını kaydetti. Özellikle Avrupa'da çok yoğun bir şekilde
hissedilen bir ekonomik krizle karşı karşıya olunduğunu bildiren Yılmaz,
dünyadaki ekonomik büyümede eksi 1 ya da 1,5 civarlarında gerileme
beklendiğini dile getirdi.
Dünya ticaretinde yüzde 12 oranında bir daralmanın beklendiğini ifade
eden Yılmaz, "Bu ekonomik kriz, özellikle istihdam kanalıyla, bir sosyal
krizi de tetikliyor. Verilere göre, 60 milyon civarında insan, işsizler
ordusuna katılacak. Böylece 2007-2009 yılındaki bu ekonomik şartların
etkisiyle, dünya genelinde işsiz insan sayısının, 240 milyon civarına
ulaşması bekleniyor" dedi.
Küresel ekonomik krizin çok iyi tartışılması ve analizinin iyi yapılması
gerektiğini belirten Bakan Yılmaz, iyi bir analiz yapılamaması durumunda, bu
şekilde bir krizle tekrar karşılaşma riskinin bulunduğunu kaydetti. Bu
krizin tekrarlanmaması için, hep birlikte çaba gösterilmesi gerektiğini dile
getiren Yılmaz, şunları söyledi:
"Uluslararası finansal piyasalar artık eskisi gibi olamayacak. Çok iyi
düzenlenmesi gereken bir alan olduğunu tespit etmeliyiz. IMF ve Dünya
Bankası gibi kurumlar, şüphesiz eleştirilemeyecek kurumlar değil. Kriz
öncesinde bu kurumların tekrar yapılanması için bir tartışma başlamıştı.
Ayrıca, krizin bu anlamda bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerekiyor.
Normal zamanlarda reform yapmak pek kolay olmuyor. IMF ve Dünya Bankası da
bu sürecin bir parçası olmalı.
Özellikle de sosyal taraflarla çok yakın diyaloglar kurularak, bu kurumların
da reforme edilmesi gerekiyor. Dünya ölçeğinde, daha demokratik olmak
zorundayız. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin sürece, daha fazla müdahil
olduğu bir küresel sistem oluşturmak durumundayız. Bu yönde bazı adımlar
atıldığını görüyoruz. Bunlar çok daha ileri düzeylere gitmek durumunda. Bu
kurumların sadece organizasyon anlamında değil, zihniyet olarak ta bir
değişime ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum."
|
 |
IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların herkes için, bir ortak reçete yerine,
diyaloğa dayalı çözümler geliştirmesi gerektiğini anlatan Yılmaz, her
ülkenin kendine özgü özellikleri bulunduğunu ve bu özelliklere göre
çözümlerin üretilmesi gerektiğini bildirdi. Krizin bir yönden küresel
adaletsizlikler ya da eşitsizliklerle ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade
eden Yılmaz, yer yüzünde geliri 2 doların altında olan 1,4 milyar insan
olduğunu belirtti. Ülkelerin gelirleri arasında eşitsizliklerin bulunduğunu,
fakat küresel düzeydeki eşitsizliğin daha fazla olduğunu vurgulayan Yılmaz,
bu eşitsizlik ortamında küresel anlamda bir büyümenin sürdürülemeyeceğini,
bu nedenle daha adil bir yapının ve gelirin dünyaya daha fazla yayıldığı bir
yapının oluşturulması gerektiğini söyledi. Türkiye'nin krizden
etkilendiğini, ancak bankacılık sisteminde bir tahribatın yaşanmadığının
altını çizen Devlet Bakanı Yılmaz, sözlerine şöyle devam etti:
"Bu tahribatı yaşayan ülkeler, önümüzdeki dönemlerde bunun faturasını kendi
vatandaşlarına ödetecekler. Biz bu anlamda şanslı ülkelerden biriyiz. 2001
yılındaki krizden sonra, bankacılık sektöründe yaptığımız düzenlemelerle
sağlam bir bankacılık finans sektörümüz oldu. Bu bizim son derece önemli
artılarımızdan bir tanesi. Fakat krizden tabii ki etkilendik. Bu yıl için
yüzde 6 civarında bir küçülme bekliyoruz. İstihdamda gerçekten ciddi etkiler
söz konusu. Özellikle Avrupa'daki daralmadan dolayı, ihraç pazarımız
etkilendi. Yeni orta vadeli programımızı hazırladık. Türkiye ekonomisinde,
dünyada önemli bir aksilik olmazsa, 2009'un son çeyreğinde pozitif rakamlar
göreceğiz. 2010'da, 3,5, 2011'de 4, 2012'de ise 5 gibi bir büyüme
öngörüyoruz."
|
 |
Türkiye'nin
bütçesinde geçmişe göre, ciddi bir açığın söz konusu olduğunu bildiren
Yılmaz, bu yıl 63 milyar lira gibi bir açık beklediklerini kaydetti. Bu
açığın normal bir durum olduğunu belirten Yılmaz, bir taraftan gelirlerin
düştüğünü ve bir taraftan krizin etkisini hafifletmek için, harcamalarda
bazı artışlar yapmak durumunda kalındığını dile getirdi. Türkiye'nin,
gelecek 3 yıl içinde, bütçe açıklarının kontrolden çıkmasına müsaade
etmeden, akılcı bir şekilde bu krizi yönetmeyi öngördüğünü ifade eden
Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı: "Orta vadedeki programımızı da bu
çerçevede hazırladık. Borçlarımızın oranını, milli gelire oranını hiçbir
zaman yüzde 50'ye ulaşmayacak şekilde yönetiyoruz. Diğer taraftan faiz dışı
açığımız yüzde 2 civarında. Bunun 2012'ye geldiğimizde yüzde 1 gibi, faiz
dışı fazlaya dönüşmesini öngörüyoruz. Büyümeyle yolumuza devam edeceğiz.
İstihdam önümüzdeki yılların birinci öncelikli sorunu. Krizin etkisiyle 2009
yılında ortalama 14,8 civarında bir işsizlik bekliyoruz. Orta vadeli
programda işsizlik oranını, 2012 yılının sonunda yine 12,3'lere düşürmeyi
planlıyoruz. 1 milyon 250 bin kişiye istihdam oluşturmayı öngörüyoruz. Buna
rağmen işsizlik bütün dünyada olduğu gibi, bizde de sorun olmaya devam
edecek. Bunu da sadece büyümeyle aşamayacağımız ortada. Bir taraftan
büyümeyi sağlarken, buna artı bazı politikalar mutlaka uygulanmalı."
Arslan: “HAK-İŞ’in
geldiği farklı sendikal yapıyı anlamlı görüyorum”
Açılış konuşmalarının ardından HAK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Mahmut
Arslan’ın yönettiği “Küreselleşen Ekonomi ile IMF ve DB’nin Küresel Ekonomik
Kriz sürecindeki etkileri” konulu panele geçildi. Panelde, Prof. Dr. Güven
Sak bir sunum yaptı. Panel öncesinde Genel Başkan Yardımcımız Mahmut Arslan
kısa bir değerlendirme yaptı. Arslan, “Bir işçi örgütü olarak HAK-İŞ mensubu
olarak sendikal hayatımızın tamamı IMF ve DB politikalarına karşı bir duruş
ve mücadele ile geçmiş, bugün o mücadele ettiğimiz kurumların temsilcileri
ile aynı masada bulunmak da tabi başka bir önemli konudur. Bunu da herhalde
HAK-İŞ başarabiliyor. HAK-İŞ’in geldiği farklı sendikal yapıyı anlamlı
olarak görüyorum” dedi.
TEPAV Direktörü Prof.
Dr. Sak,
sempozyum çerçevesinde “Küreselleşen Ekonomi ve Küresel Ekonomik Kriz:
Dünya Bankası ve IMF Politikaları” başlıklı bir sunum yaptı. Prof. Dr. Güven
Sak, ilk küresel krizin Türk ekonomisine etkilerini değerlendirirken,
“Türkiye bir duraklama dönemine hazır olmak zorunda, ama hazır değil” dedi.
Resesyonla nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin bilinmediğini, teşhisin
doğru konulamadığı söyleyen Sak, “Gelen fırtınayı açık denizde, pusulasız
karşıladık, şimdi sonuçlarına katlanıyoruz” şeklinde konuştu. Sak,
işsizliğin arttığına ve bütçenin hızla bozulduğuna dikkat çekti.
|
 |
İşsizliğin önümüzdeki dönemde de birinci gündem maddesi olmaya devam
edeceğini bildiren Sak, “Sosyal politikaların önemi artıyor. Yaşam
standardındaki kötüleşmenin toplumsal sorunlara sebebiyet vermesi
engellenmelidir” dedi. Sak, yaşanan acıların hafifletilmesi için IMF
kaynaklarının önemli olduğunu açıkladı. Sak sunumunda IMF ve Dünya
Bankası’nın küresel iktisadi sistemin istikrarlı işleyişinden sorumlu
kurumlar olduğunu belirterek, “Bunlara kızmayın. Bunlar alet. Alete kızılır
mı?” dedi.
Küresel kurumların ABD mali sistemindeki düzenleme serbestliği ve küresel
iktisadi dengesizlikler konusunda son derece başarısız olduklarını ifade
eden Sak, bunun küçük ülkeleri disipline etmek kolayken, büyüklerin IMF ve
DB’yi ve DTÖ’yü dinlememesinden kaynaklandığı açıkladı. Sak, bu
başarısızlığa karşılık IMF’nin küresel kriz sırasında yangının söndürülmesi
operasyonunda başarılı olduğuna dikkat çekti. Yaşanan süreçte IMF ve Dünya
Bankası’nın değişmekte olduğunu bildiren Sak, “IMF’nin ülkelere
kullandırdığı kredi miktarı 2007’de 1 milyar ABD dolarından, 2009’da 185
milyar dolara yükseldi. IMF özel fon akımlarındaki azalmayı ikame etmeye
çalışıyor. Amaç fonksiyonunda artık sadece mali disiplin yok. Küçülmenin
sınırlandırılması öncelik kazandı. Sosyal politikalar öncelik kazandı.
Yerelleşme önem kazandı. IMF şartnamesi eskisi gibi değil” dedi. Sak, bu
çerçevede, IMF’ye bir şeyler öğretilebileceğini ve IMF kaynaklarından
yararlanılabileceğini açıkladı.
IMF Temsilcisi Jörg
Decressin,
küresel krizin büyüme, istihdam ve politikalar üzerine olan etkisinden,
Letonya ve İzlanda örneklerinden bahsetti. Decressin, küresel ekonominin
çökme tehdidinden uzak kalmamızın, hükümetlerin uyguladığı politika
farklılıklarından meydana geldiğini ifade etti ve buna bağlı olarak politika
tavsiyelerinde bulundu. Decressin, talebin desteklenmesi gerektiğini, mali
ve parasal krizden çıkış politikalarının devam ettirilmesi ve
sürdürülebilirliğinin sağlanması ve şirketlerin kredi ile desteklenmesi
gerektiğini ifade etti. Decressin, küresel krizin gelişmiş ülkelerde
bankalardan kaynaklandığını ve krizin iş gücü piyasasını da etkilediğini ve
iş gücü piyasasının büyük bedel ödediğini söyledi.
|
 |
Prof.
Dr. Sabri Tekir, yaşanan krizin beklenmeyen bir kriz olmadığını, konut
sektöründe yaşanan kuralsızlığın etkilerinin bilinmeyen şeyler olmadığını
belirterek, “O nedenle bunu ne küresel dengesizliklerden kaynaklanan bir
kriz olarak değerlendirebiliriz ne de sadece tek bir sektördeki açıklardan
kaynaklanan bir kriz olarak değerlendirebiliriz. Krizin esas olarak üç
önemli nedenden kaynaklanmaktadır. Birincisi kuralsızlık, ikincisi
kurumsalsızlık, üçüncüsü de bir tür açgözlülük ve bu açgözlülüğün meydana
getirmiş olduğu, kağıtlardaki sahtekarlıklardır” dedi. 2008 küresel finansal
krizin ivmesinin ne olacağının kestirilemediğini, bunun krizin derinliğini
kestirilememesinden kaynaklandığını ifade eden Tekir, şunları kaydetti:

“IMF’nin bu
noktadaki fonksiyonu esas itibariyle doğrudan krize ilişkin gelişmeleri
göğüsleyerek yeterli erken uyarı mekanizmalarını geliştirmekti. Bunu tam
olarak yapabildiğini de yapamadığını da söylemek mümkün değildir. Sebebi
1999 ekonomik krizi ile birlikte IMF bir çalışma süreci başlattı bir takım
değerlendirmeler yaptı G20’lere sunulmasına karar verildi ancak daha sonra
aksattı ve 2007 yılına gelindiğinde çeşitli çalışma grupları teşkil etti. Bu
çalışma gruplarının faaliyet alanlarına bakarsak IMF gerçekten çok güzel
çalışmalar yapıyor ve bunlar da şuanda yaşamakta olduğumuz krizin
nedenlerini tespit etmek bakımından son derece önemli. Çünkü bu nedenlerin
ortadan kaldırılmasına yönelik tedbirler manzumesini barındırıyor bu
çalışmalar. Dolayısıyla IMF 1999 yılında başladığı çalışmaları sıkı bir
şekilde devam ettirmiş olsaydı, bugünkü krizin yaşanması mümkün
olmayacaktı.”
Cemil
Ertem ise 2008 krizinin aslında çok önemli bir değişime sahne olduğunu,
dünyanın bütün finansal ve ekonomik sisteminin değiştiğini ve yapısal
değişimin gözle görülebileceği bir kriz olduğunu söyledi. Ertem, G20’nin
bundan sonra hem IMF’nin hem de DB’nin patronu konumunda olacağını ve
G20’nin öneminin her geçen gün artacağını ifade etti. Türkiye’nin ekonomik
ve siyasi açıdan önümüzdeki dönemde çok önemli ve yapıcı rol oynayacağını
söyleyen Ertem, “Nasıl ki ABD İngiltere üzerinden yeni dünya düzenini
kurduysa şimdi de Anglo Sakson egemenliği, İngiltere ve ABD, ağırlıklı
olarak Türkiye merkez olmak üzere Asya üzerinden bu yeni sistemi kurmak
istiyorlar. Bu anlamda G20 toplantıları bunun en önemli yapılanmalarıdır”
dedi.
Türkiye ile IMF müzakerelerinin sonlanmamasının en önemli nedenlerinden
birini IMF’nin Türkiye’ye önereceği bir programın bulunmaması şeklinde
açıklayan Ertem, “IMF’nin bu dönemde Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler
için bir programı olamaz. Çünkü IMF’nin bütün programları ücretlerin
düşürülmesi, kamu harcamalarının kısılması ve fiyatların ayrıştırılması gibi
bilinen argümanları içermektedir. Bu nedenle IMF’nin geleneksel programları
geçersiz ve buna bağlı olarak yeniden yapılanamadığı için yeni bir program
çerçevesi de geliştiremiyoruz” dedi.
Prof. Dr. Eser Karakaş,
Türkiye’nin Avrupa ve OECD ülkeleri içinde işsizlik oranı en yüksek ülke
konumunda bulunduğunu, kayıtdışı oranının da yüzde 43’ler düzeyinde
bulunduğunu kaydetti. Karakaş, cari açık ve büyüme gibi ekonomik
göstergelere ilişkin değerlendirmesinin ardından “Türkiye’nin IMF’nin
kredisine ihtiyacı olmayacaktır. Ama IMF’nin Londra’daki yabancı yatırımcıya
yakacağı yeşil ışığa Türkiye’nin ihtiyacı olacaktır” dedi.
HAK-İŞ Genel Mali Sekreteri Şenel Oğuz’un yönettiği,
“Küreselleşen Ekonomi ile IMF ve DB’nin Ulusal Ekonomiler ve Emek Üzerindeki
Etkileri” konulu panelde Prof. Dr. Mehmet Altan bir sunum yaptı. Ardından
Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Dr. Süleyman Yaşar, Dünya Bankası Temsilcisi ve
HAK-İŞ Genel Başkan Danışmanı Osman Yıldız birer değerlendirmede bulundu.

Sempozyumun öğleden sonraki bölümünde ise “Küreselleşen Ekonomi ile IMF ve
DB’nin Ulusal Ekonomiler ve Emek Üzerindeki Etkileri” konulu paneli HAK-İŞ
Genel Mali Sekreteri Şenel Oğuz yaptı. Oğuz, paneli “En iyi oturum başkanı
en kısa konuşan oturum başkanıymış derler. Ben de en iyi başkanlık yapmak
için çok kısa konuşacağım” diyerek espriyle açtı ve hemen sözü konuşmacılara
verdi.

|
 |
Prof. Dr. Mehmet Altan,
HAK-İŞ’i böyle bir sempozyum yaptığı için kutlayarak başladığı konuşmasında,
“Çünkü sendikalar başta olmak üzere hayatı izleyen herkes için en önemli şey
gelişmelere karşı daha duyarlı olmak ki bir yanlış yapılmasın, iyi
okuyamamaktan dolayı bir mağduriyet doğmasın ve sevk ve idarede bir zafiyet
ortaya çıkmasın” dedi. Panelin üst başlığının küreselleşen ekonominin hem
IMF hem Dünya Bankasının uluslar arası ekonomiler ve emek üzerindeki
etkileri olduğuna dikkat çeken Altan, “Bu konuda öncelikle sosyal yapının
sosyolojik yapının nasıl değiştiğine bakmak lazım. Nihayetinde çünkü bu
sosyal yapı sosyolojik yapı iyi okunmadığı vakit siyasette yahut izlenecek
stratejilerde etkin olamıyor. |
|
Çünkü bütün bu siyaseti büyük anlamda siyaset reel fiili siyaset
hangisi olursa olsun nihayetinde bunun sağlıklı olabilmesi için
sosyal yapının sosyal değişiminin sosyolojik sürecin iyi analiz
edilmesi lazım” dedi. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın kurulduğu
süreçler yani 2. Dünya Savaşı ertesindeki yeryüzünün resmi ile bugün
arasında olağanüstü farklılıklar bulunduğuna dikkat çeken Altan,
“Ama bu farklılıkların emek üzerinden de analizini yaptığınız vakit
en pratik en doğru göstergesi çalışan nüfus içerisindeki emeğin
payıdır” dedi.
2. Dünya Savaşı döneminde ulusal ekonomiler ve işçi
sınıfının sosyal yapı içerisinde çok güçlü olduğu bir üretim anlayışı
bulunduğunu ifade eden Altan, söz konusu dönemde IMF’nin tek görevinin
yeryüzündeki dış ticaretin ihracat ve ithalatın dengesini sağlamaktan ibaret
olduğunu kaydetti. Altan, zaman içerisinde, sosyal yapıdaki büyük
farklılıklar ve aynı zamanda bu teknolojinin iletişim boyutunun sonucu
olarak da ulus devletlerin üzerinde bir yapılanmanın ortaya çıktığını, bunun
emek açısından yansımasının ise kol gücünün yerine teknolojik ilerlemelerin
aldığını söyledi. IMF’nin de bu değişimden payını aldığını anlatan Altan, şu
değerlendirmelerde bulundu:
“IMF’nin Türkçe resmi sitesi var. Oraya girdiğiniz vakit
bir şekilde 99 yılından itibaren nasıl bir değişme arzusu içinde olduklarını
anlatıyorlar. Ancak aynı zamanda da bugünkü ellerindeki imkanların nerelere
harcandığına dair dökümler de var. Onların hepsinin dökümüne baktığınız da
diyor ki 1 milyar insan var. Bunların günlük geliri 1 doların altında ¾’ü
çok kötü besleniyor. İlk yapılması gereken şey dünyada yoksulluğun
giderilmesi. Şimdi daha evvel benim gençliğimdeki IMF’nin sitesinde ne
yoksulluk ne bişe çok geride kalmış ülkeler falan yoktu sadece dışarı ile
olan ilişkilerini ayarla ne yaparsan yap ithalat ihracat dengesini kur eğer
kuramıyorsan mallarının değerini düşür işçilerin parasını azalt bir şekilde
hem dünyaya borcunu öde hem bir şekilde ihracat ithalat dengesini sağlayarak
yeryüzünün makro iktisadında aksaklık çıkarma. Şimdi oralardan yoksulluğa
geri kalmış ülkelere yardıma falan geliyor.”
|
 |
Prof. Dr.
Seyfettin Gürsel, önümüzdeki 10-15 yıl içerisindeki yüksek
enerji fiyatlarının Türkiye’ye getireceği yüklere dikket çekerek,
“Bence Türkiye’yi de emeği de çok çetin yıllar bekliyor. Bu bakımdan
bir an önce kafayı kumdan çıkartıp bu gerçeklerle yüzyüze gelip bu
temel sorunlarımızı halletmemiz lazım” dedi. Gürsel, bütün bunları
yapabilmek ve kaynakları yeniden düzenleyebilmek için temel politik
sorunları çözmek gerektiğini ifade etti. Türkiye’nin hiçbir zaman
demokrasiyi benimsemediğini, demokrasiyi sadece hür seçimlerden
ibaret sandıklarını kaydeden Gürsel, “Böyle olmasını tercih ettik.
Ama bunun bütün özgürlükler boyutu bireysel haklar boyutu bütün
bunlar Türkiye’de yeni yeni gündeme geliyor. Son birkaç yıldır
gündeme geliyor. Büyük ölçüde tabular yıkıldı tartışan bir ülke var
bu açıdan doğrusu büyük memnuniyet verici ama henüz ortada bir şey
yok. Daha yeni anayasa yapmayı bile beceremedik. Küreselleşme
Türkiye’yi ciddi biçimde tehdit ediyor. Küreselleşmeyelim kendi
içimize kapanalım AB’yi kovalayalım IMF’yi kovalayalım Amerikalıları
kovalayalım… Sonra petrol fiyatları dayandığı vakit ben sorarım sana
bu sosyal refah devletini nasıl sürdüreceksin. O zamanda başka bir
yol çizmemiz lazım kendimize…” diye konuştu. |
 |
Dr.
Süleyman Yaşar, dünyada çocuk emeğinin sömürülmesi ile ücrette
ırk ve cinsiyet ayrımcılığının önlenemediğini ve durumun gittikçe
kötüleştiğini, ayrıca emek üzerindeki yüksek vergi sorununun da
çözülemediğine ve vergilerin sürekli yükseldiğine dikkat çekti.
Yaşar, “Bakıyorsunuz fakirlik artmış. Dünyada 90 milyon insan açlık
içerisinde yaşıyor. Türkiye’de de 10 bin kişi bu durumda. Böyle
olunca hem IMF’nin hem Dünya Bankasının bu dönem içerisinde başarılı
olduklarını emek yönünden söylemek mümkün değil. Emek açısından bu
problemler çözülemediği durumunda başarılı olunduğunu söylemek doğru
değil. Ayrıca 1870 yılından itibaren IMF’nin raporuna göre 8 tane
büyük ekonomik kriz yaşanmış. Bunlardan 4 tanesi son 29 yıl
içerisinde yaşanmış. Demek ki burada da küresel ekonomi iyi
yönetilememiş. Küresel ekonominin yöneticileri arasında yer alan IMF
Dünya bankası Dünya ticaret örgütü bu sonuçlara göre başarısız olmuş
oluyorlar. Hakikaten baktığımızda da bu kuruluşların iyi çalıştığını
söyleyemeyiz” tespitinde bulundu. |
Dünya
Bankası Temsilcisi Mediha Agar ise Dünya Bankasının temel misyonu
üzerine değerlendirmelerde bulundu. Agar, Dünya Bankasının temel misyonunun
uzun bir süredir yoksulluğun azaltılmasına dönük olduğunu söyledi. Agar, “Bu
alanda yapılanmada da bir takım değişikliklere çok uzun süredir gidilmiş
durumda. İlk dönemde personelin nerdeyse yüzde yüzü Washington’da,
Amerika’da yerleşikken ve bunların büyük bir bölümü mühendis ya da mali
analist gibi pozisyonlardayken, şimdi personelin %30’u üye ülkelerde
çalışıyor ve ben de bu yerel ofislerden birinde Türk Ofisinde çalışan bir
personelim. Bu anlamda Bankanın yapılanma ile ilgili misyonu bazı ülkelerde
hala devam etmekle birlikte, Afganistan gibi çatışma sonrası ülkelerde, bu
tarz bir misyonunu hala sürdürmekle birlikte asıl misyonunun, asıl ağırlığın
biraz daha sosyal sektörlere, yoksulluğun azaltılmasına, istihdama ilişkin
problemlerin, sorunların giderilmesine dönük olduğunun bir kere daha altını
çizmek istiyorum” dedi. Agar, Dünya Bankası’nın 186 tane üye ülkenin sahibi
olduğu bir yapıdan ibaret olduğunu belirtirken, Bankanın temel
politikalarının bu 186 ülke tarafından, guvernörler kurulu dediğimiz ve
onların bir takım yetkilerini icra direktörlerine devrettiği bir yapı
tarafından belirlendiğine de dikkat çekti.
 |
HAK-İŞ Genel
Başkan Danışmanı ve Dış İlişkiler Uzmanı Dr. Osman Yıldız ise, “Panelimizin
konusu aslında küreselleşmenin IMF ve Dünya Bankası politikalarının
emek üzerinde etkileri, ulusal ekonomi üzerinde etkileri var mıdır.
Evet deyip ben bu kısmı geçmek istiyorum” diye başladı. Yıldız, “Ben
sorunun nereden kaynaklandığını yani bu kurumların politikası emeği
etkiliyorsa bunlar nerden kaynaklanıyor ve de soruyu tersten
çevirmek lazım. Bu nasıl engellenebilir diye bir soruyu ortaya
koymamız ve bunu tartışmamız gerekir. Eğer böyle bir soruyu sorarsak
da konunun odağının uluslararası kurumların oluşturduğu karar verme
mekanizmasını ele almamız gerektiğini belirtmek istiyorum” dedi.
Dünyada karar alma mekanizmasının kurumsal mimari şeklinde
işlediğini ifade eden Yıldız, “Aksi takdirde biz sendikalar olarak
itiraz ediyoruz. Dünya Bankası’na da, IMF’ye de, savaşlara da başka
konulara da itiraz ediyoruz ama bir de bilmemiz gereken bir konu var
ki kurumların bazı rolleri var ve o rollerine göre de bizim tepki
göstermemiz gerekiyor” dedi. |
|
MF ve Dünya
Bankası’nın dışında diğer uluslar arası kuruluşlar olan Birleşmiş
Milletler, ILO, UNDP ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumları da
dikkate almakta yarar olduğunu söyleyen Yıldız, bu kurumların
görevleri hakkında tespitlerde bulundu. Yıldız, IMF’nin para ve kur
istikrarını sağlama ve fakirliğin giderilmesi yönünde görevleri
bulunduğuna dikkat çekerek, “Fakirliğin giderilmesi ve uluslararası
ticaretin, istihdamın sağlanması sosyal politikalar kapsamına
giriyor. Bunu böyle değerlendirmemiz lazım. IMF’nin iki temel görevi
söz konusu. Bunlar IMF’nin resmi hedefleri ve amaçları arasında yer
almaktadır. Dünya Bankası’nın görevlerine baktığımız zaman, Dünya
Bankası’nın görevleri daha çok ekonomik ve sosyal kalkınma içerikli
olmaktadır. O bakımdan aslında IMF ile Dünya Bankası’nı birbirinden
biraz ayırmakta yarar var” dedi.
Birleşmiş Milletler’in de görevlerini askeri güvenlik,
ekonomik ve sosyal güvenlik, insan hakları ve uluslararası adalet
şeklinde dört temel alanda sınıflandırdığını ifade eden Yıldız,
şöyle devam etti:
“Bu dördüne baktığımız zaman askeri güvenlik hariç diğer üç
görevinin tamamen sosyal içerikli olduğunu söyleyebiliriz. Hatta
Birleşmiş Milletler’in temel şartının girişinde, ön sözünde şöyle
bir ifade yer alıyor. Bütün insanların ekonomik ve sosyal
gelişiminin sağlanması için uluslarası araçları, mekanizmaları
yürürlüğe koymak. Bunu niye söylüyorum biraz sonra kurumlar
arasındaki ilişkiyi bahsederken bu referansa ihtiyaç duymaktayız.
Şimdi bu temel kurumların, yani uluslararası düzeyde temel
kurumların görevlerini birer cümleyle söyledikten sonra fiili duruma
bakalım. Herşeyden önce neden IMF ve Dünya Bankası’nı tartışırken
ILO’ya ve Birleşmiş Milletler’e ve diğer kuruluşlara geçtim. Bunun
nedeni şu: ILO, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, UNDP ve
yaklaşık 180 tane kuruluş. Bunların hepsi birlikte Birleşmiş
Milletler sistemini oluşturuyor ve bütün bu kuruluşlar Birleşmiş
Milletlerin bir alt kuruluşu olarak, kimisi Birleşmiş Milletler
fonu, kimisi Birleşmiş Milletlerin uzmanlaşmış kuruluşu adı altında
faaliyet gösteriyor. Yani tamamı Birleşmiş Milletler sisteminin
unsuru ve Birleşmiş Milletler sisteminin altında oluşuyor.
Dolayısıyla bu kurumların hiçbiri yani IMF, Dünya Bankası, ILO
kendiliğinden ortaya çıkmış, politikaları tek başına
değerlendirilecek, yargılanacak konumda bulunmuyorlar diye
düşünüyorum. Dolayısıyla biz IMF ve Dünya Bankası politikalarını
eleştirirken bunu Birleşmiş Milletler sistemi içinde, Birleşmiş
Milletler sistemi mantığı içerisinde değerlendirirsek ancak doğru
bir sonuca varmış bulunuyoruz. Aksi takdirde çok yüzeysel, çok uç
bir tepki olan ‘defol IMF, kahrolsun IMF ‘gibi bir mantığa geliriz,
ki böyle de yapılabilir ama bu sonuç getirmeyen bir mantıktır. Çünkü
bunun arakasında kocaman çok geniş kapsamlı bir sistem var. Onlar da
tabiri caizse vitrindeki kuruluşlar. Dolayısıyla sistemi bir bütün
olarak ele almak için bu analizi yapmak zorundayız.”
Birleşmiş Milletlerin öteden beri bir reforme edilmesi,
veto hakkı olan beş ülkenin tahakkümünden kurtarılması yönünde
sürekli bir reform edilmesi ihtiyacı ve gayreti olduğunu ancak bir
türlü gerçekleştirilmediğini kaydeden Yıldız, “Bu
gerçekleştirilmeyince, bu sıkı yapı geliştirilmediği için yan
girişimler ortaya çıkmaktadır” dedi. Birleşmiş Milletlerden sonra
IMF’ye ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Yıldız, “IMF değişsin
diyor herkes, bence, iyi niyetle söylüyoruz, IMF değişsin daha
sosyal düşünsün diye. Bir kere IMF’nin değişmesine gerek yok bence.
IMF görevini yapsın. Eğer iki temel amacı anayasasında, kurallarında
var olan iki maddeyi hala savunuyorsa, yani hem fakirliğin
giderilmesi diyorsa hem para istikrarı diyorsa dolayısıyla
değişmesine gerek yok oturup görevlerini yapsın. Dolayısıyla IMF’ye
yöneltilen eleştiriler bu noktada haklı” dedi.
Yıldız, küresel düzeyde ilgili kurumlar arasında bir denge
olması gerektiğini belirterek, “Biz sendikalar olarak tepki
gösteriyoruz ama kabul etmek lazım, IMF ve Dünya Bankasının gerçek
muhatabı, emsali olan kuruluş ILO’dur. Aslında bizim verdiğimiz
tepkilerin önemli bir miktarını ILO’nun vermesi gerekiyor. Fakat ILO
bizim için çok önemli. ILO sosyal alanda, standartların
oluşturulması konusunda çok çalışıyor ama ILO’nun şöyle bir söylemi
yok. Yani karşıtlık üzerinden bir politikası söz konusu değil. Eğer
yeni oluşum, yeni bir dengeyi yansıtan bir gruplaşma olursa belki bu
tartışmaların bir kısmı küresel düzeyde olur. Yoksa bizim sendikalar
olarak buradan IMF’ye laf atmamız, Dünya Bankasına laf atmamız,
tabii yani sıkıntı olduğu yerde bu lafları atacağız ama gerçek
muhatabı, onları etkileyecek, kararlarını etkileyecek olan ILO’dur.
Belki ILO’nun bu anlamda bir politika değişikliğine ihtiyacı
olduğunu söylemek ya da bunu dile getirmemiz gerekli bir yaklaşımdır
diye düşünüyorum” dedi. |
Pencereyi Kapat